Cumhuriyetin kibri

Türkiye'de cumhuriyet üzerine bu kadar tartışma yaşanırken, cumhuriyetin yol açtığı kamu düşüncesinin bu kadar sığ ve cılız olmasını akıl almıyor. Halk adına olduğu söylenen bir sosyal şartın toplumsal anlamda halkla bağlarının bu kadar zayıf olması ise ayrı bir sorun.
Haber: MUSTAFA TALAT KUTLU / Arşivi

Türkiye'de cumhuriyet üzerine bu kadar tartışma yaşanırken, cumhuriyetin yol açtığı kamu düşüncesinin bu kadar sığ ve cılız olmasını akıl almıyor. Halk adına olduğu söylenen bir sosyal şartın toplumsal anlamda halkla bağlarının bu kadar zayıf olması ise ayrı bir sorun. Cumhuriyet sadece iktidarın seçimle el değiştirdiği bir siyasal oluşumu tanımlamıyor. Cumhuriyet temelde eşitlik üzerinden biçimlenerek kendini tanımlıyor. Eşitlik, ayrımsız herkesi egemenliğin belirleyicisi kılarak cumhuriyete meşruluk zemini sağlıyor. Türkiye'de ise, cumhuriyet yüceltmesi ilk kurucuların yarattığı mitostan besleniyor ve kendi başına adeta hiçlik düzeyine indirgeniyor. Oysa cumhuriyet salt kendi başına toplumsal istemlere akılcı ve duygusal karşılıklar sunuyor. Yani hiçbir mitos ya da kutsala gereksinim duymadan cumhuriyet bizlere insancıl bir sosyal düzen vaat ediyor. Ancak cumhuriyetin içeriklendirilmesi sırasında binbir güçlükle kuşatılıyoruz. Bu güçlüklerin nedenlerini görmek için aykırı sorular sormalıyız.
Gücün kibri
Toplumsal olgunluk ve rızanın eksik kaldığı ya da hiç olmadığı coğrafyalarda silahlı mücadele güç elde etmenin en kestirme yoludur. Bu otoriterlik, silah namlularının dayatması altında, egemen silahlı grubun, istediği kamusalı dilediği biçimde kurması anlamına gelir. Hangi biçimlerde olursa olsun cumhuriyet istemi, her zaman, yolunda gitmeyen, daha doğrusu demokratikleşemeyen monarşi ya da oligarşilerden çıkış yolu olarak kendine yer edinir. Olağan şekillerde demokratikleşebilen meşruti monarşilerin cumhuriyete çok da gereksinimleri yoktur. Bunu İngiltere, İsveç, Hollanda gibi örneklerde görmek mümkün.
Cumhuriyet istemi, onu destekleyen ve eyleme dönüştüren bir sosyal sınıfın bizde, kurgulanan ve zorunlu olarak dayanılan, ezilmiş bir çoğunluk ırkının -ve elitinin- gözetiminde gerçekleştirilir. Değişim kısa dönemde iktidar mücadelesinden başka hiçbir dönüştürücü etkide bulunmaz. Bu gerçek karşısında şu yapılır: Toplumsal istem ve tepkileri soğurmak için ideolojik yapılanma gerçekleştirilir. Bir hayal perdesi inşa edilerek, aslında değişime yol açan veya açtığı söylenen toplumsal eşitsizlik sorunlarının çözümü kurgulanan ideoloji eşliğinde başka bahara ertelenir. Toplumsal sorunlarla uğraşmak ve gerçekçi çözümler üretmek gerçekten zordur. Ancak merkezin kibrinin kendi dışında hiçbir derdi olmadığından, toplumsal sorunların dayattığı gerçeklerle asla yüzleşme yaşanmaz, sorunların ertelenmesi ancak gücün dayatması ile gerçekleştirilir ve dikensiz gül bahçesinde sanal bir hayat sürdürülür. Bu nedenle kamusal bir imaj oluşturularak sıkı propaganda altında merkez kurulur.
Böylece merkez-çevre arasındaki gerilimin temelleri atılmış olur. Bu yapısal kopuşun ayakta tutulabilmesi için namlunun gücüne gereksinim duyulur ve bu şekilde otorite inşa edilir. Bunun anlamı namlunun tehdidine dayanan güç istencinin yarattığı kibrin kaçınılmazlığıdır. Çelik mermi çekirdeği, can ile asla pazarlık yapmaz ve çelik karşısında etin hiçbir dayanımı olamaz. Bu hamle bildiğimiz cumhuriyetin sonu demektir. Burada artık egemen bir merkezin oluşumu ile cumhuriyetin sunduğu eşitlik ilişkileri sultaya çevrilmiş olur. Sonunda şu söylenir; "halk plajlara saldırdı, vatandaş denize giremedi". Bu kibir sonunda ters dönerek başka bir kibri, "çoğunluğun kibrini" tetikleyerek alışıldık sultayı biçim değiştirmeye zorlar. Bunun sonu yoktur çünkü kibir taslayan her zaman başka bir kibir görmeye yazgılıdır.
Cumhuriyetin hukuku
Güç istencinin kamusal iyilikten koptuğu bu yerde yapay imgelerden yardım umulur. Toplumsal hasletlerin kışkırtılması ile yeni bir egemen sınıf oluşturularak önce farklı bilgi yolları ulaşılmaz kılınır, sonra yeni bir inanç oluşturulur.
Bu bizim için de geçerlidir ve bu dolayımları kendi tarihimizde de görebiliriz. Burada Atatürk'ün bizzat yapmaya çalıştığı okuryazar sayısının artırılması, milli ekonomi, tarım tekniklerinin yaygınlaştırılması, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınması gibi sosyal eşitliği ve kalkınmayı sağlayıcı çabalar- sosyal eşitlik yönündeki hamlelerini ayrık tutarak, cumhuriyet yönetici elitinin içinde bulunduğu kibrin, neden sosyal eşitlik yönünde yol almadığını sorgulamalıyız. Yıllar içinde hiçleştirilmiş ve ihmal edilmiş, fakir ve kavruk bırakılmış Anadolu halkının bundan başka ne gibi bir isteği olabilirdi? Bu nedenle "köylü halkın efendisidir" sözünün ardındaki zorunlu meşruiyet çağrılarının gerçekliği üzerinde uzun uzun düşünmeliyiz. Çünkü cumhuriyet arzusu bu soruları cidden düşünmektir.
Cumhuriyet kısaca egemenliğin halkta, yani herkeste olduğu bir sosyal düzeni tanımlar. Bu aynı zamanda herkese ait olanın kimseye ait olmadığını söylemektir. Böylece egemenlik kimsesiz bırakılarak evcilleştirilir. Ancak gerektiği zaman ona sahip çıkmak zorunludur. Bu egemenlik, mülk sahiplerinin birbirlerine aktardıkları bir yetki değildir. Cumhuriyet çulsuzların da çulsuzluklarını sorguladıkları ve çözüm aradıkları bir sosyal düzenin adıdır. Cumhurî egemenlik yeni bir kamusallık oluşturmaktır. Bu kamudan yol alarak sosyal düzen kurulur. Bu düzenin temelinde eşitlik yer alır. Cumhurî sorumluluk ise şu demektir: "Orada bir köy var uzakta, gitmesek de görmesek de, o köy bizim köyümüzdür". Cumhuriyetin hukuku sosyal eşitliktir, sosyal olanakların adil dağılımıdır. Bu olanakların adil dağılımıyla, herkes yeteneğine ya da gereksinimine göre bunlardan yararlanır. Bunun anlamı olanakların çoğalması ile herkese iş, aş, eş ve onur olarak geri dönmesidir. Cumhuriyet insan onurunun çoğaltılmasını amaç edindiği oranda kibrinden arınacaktır.
Cumhuriyetin yapısı gereği kibri yoktur. Cumhuriyeti kibre büründürenler onun sağladığı iktidara sahip olup onu herkesin yararına kullanmayanlardır. Bu nedenle cumhuriyet demokrasiye mecburdur. Demokrasinin sağladığı eşitlik, çoğulculuk ve özgürlük altında hiçbir kibrin ömrü uzun olamaz. Cumhuriyet, kaynağını aldığı herkesin haklarına yol açtığı, sosyal adalete uygun konumlandığı ölçüde meşrudur, bu meşruluk halkın hukuk aracılığıyla egemenliği demektir.

MUSTAFA TALAT KUTLU: Yargıç, Sincan Adliyesi