Cumhurun başına reis gelecek

Cumhurbaşkanlığı seçimi, öncesiyle ve sonrasıyla yaşanan gelişmeler gözönünde tutulduğunda, tam anlamıyla "güçlülerin" kendi aralarında verdikleri savaşın arenası haline dönüştü. "Savaşın" taraflarından birini liberal dinci kanat diğerini de milliyetçi laik kanat oluşturuyor.
Haber: CEM DOĞAN / Arşivi

Cumhurbaşkanlığı seçimi, öncesiyle ve sonrasıyla yaşanan gelişmeler gözönünde tutulduğunda, tam anlamıyla "güçlülerin" kendi aralarında verdikleri savaşın arenası haline dönüştü. "Savaşın" taraflarından birini liberal dinci kanat diğerini de milliyetçi laik kanat oluşturuyor. Bugüne kadar iktidar ve/veya muhalefet oldukları muhtelif zamanlarda siyasal erki kontrol etme olanağına sahip olan bu çevreleri, Türkiye'nin temel sorunlarını çözme çabalarından çok birbirlerinden "mevzi kapma" telaşına düştükleri dönemlerdeki hallerinden hatırlıyoruz. İçinde bulunduğumuz süreçte yaşananlar da hafızalarımızın tazelenmesinden ibaret. Devletçi-milliyetçi kimlikleri ile "cumhuriyeti", liberal-dinci kimlikleri ile "demokrasiyi" savunuyormuş gibi görünen bu çevrelerin siyasal yaşamları boyunca bütün gayretleri, söz konusu "mevzilere" yığınak yapma sorununa odaklandı. Politik manevraları açısından stratejik önem taşıdığını düşündükleri siyasal, yasal, ekonomik, askeri, bilimsel ve hatta sivil organlar bizatihi bu çevreler tarafından çatışma alanı biçimine dönüştürüldü. Bu kurumları ele geçirmek üzerinden yürütülen "rekabet" özellikle son yıllarda öyle bir hale geldi ki kaset savaşları, kimi telefon görüşmelerinin kayıtlarının dökümü, kıyıda köşede kalmış fotoğrafların afişe edilmesi, gayet sıradan mücadele araçları haline getirildi. Bu zaman zarfında her iki kanadın ardına eklemlenen kimi gazeteci, işadamı, sendikacı, hukukçu ve benzeri sıfatlı kimseler de bitmek tükenmek bilmeyen bu "meydan savaşlarına" lojistik destek sağladılar. Her iki tarafın "kurmayları" ve "acar" elemanları kimi zaman açık açık kimi zaman ise "şifreli" mesajlar yoluyla "karşı tarafa" uyarılarda bulundular. Ve bu savaşlar "nefersiz" yapılamayacağından her iki taraf da "ordusuna" asker katmak için dini, milliyetçiliği, laikliği birer korku nesnesine dönüştürerek teorize etme yoluna gitti. Başka bir anlatımla milliyetçilik de, laiklik de, din de "her derde derman" ayrı ayrı ya da çeşitli bileşimlere tabi tutularak "dolgu malzemesi" işlevi gördü. Ardından ilgili "dolgu malzemeleri" olur olmaz zamanlarda, olur olmaz yerlere "sıva" olarak yapıştırılmaya kalkışılınca zamanla bu "sıvaların" birer ikişer dökülmeye başladığına tanık olundu. İşte bu "dökülme" anlarında "Kemalist devlet yıkılacak elbet" diyenler, "mollaları" İran'a gönderenler, laikliği "din işlerinin devlet işlerinden ayrılması" basitliğine indirgeyenler güya "fikri" ve de "ilmi" tartışmalara girerek gerilimi tırmandırıp durdular. Ne gariptir ki bütün bu saflaşmalar, "Kemalist devleti yıkmaya" namzet olduğu iddia edilen "şeriatçıların" Türkiye Cumhuriyeti tarihinde bir ilk olarak İsrail ile askeri anlaşmalar imzaladıkları, "din işlerini devlet işlerinden" ayıran "laiklerin" neredeyse boş buldukları her alana cami diktikleri dönemlerde yaşandı. Ancak tarafların toplumsal duyarlılıkları ve algılama düzeyini felç eden tutumları o derece etkili oldu ki; tam anlamıyla "akıl tutulması" yaşayan toplum, içinde bulunduğu suni zıtlaşma içerisinde bu gibi vakaları "es geçmek" gibi bir tutum benimsedi. Zaten bu "es" geçme hali de "laikçilerin" ve de "dincilerin" esas olarak "tek kimlikçi" ve varlıklarını "öteki" üzerinden kuran siyasal tutumlarını "kolaylaştıran" bir işlev gördü.
Kurtuluş reçetesi
Şimdilerde, özellikle 2000'li yılların başında yaşanan ekonomik krizlerin etkisiyle işlerini kaybeden ya da işini kaybetme tehdidini yaşayan orta sınıfların duyarlılıklarını kullanarak "dinciliğe" karşı merkez "solun" ve merkez "sağın" kuracağı siyasal ittifakı "kurtuluş" reçetesi olarak önerenlerle, imam hatip liseleri, türban gibi sorunları çözeceklerini vaat ederek "doğal" tabanlarının desteğini alanlar Cumhurbaşkanlığı seçimi üzerinden güçlerini tahkim etmeye çalışıyor. Oysa bu çatışma ortamı yalnızca "güçlülerin" değirmenine su taşıyor. "Güçlülerin" nüfuzu ise her daim birlikte hareket ettikleri sermaye çevrelerinden kaynaklanıyor. Bu itibarla bir yanda Cumhuriyet tarihinin büyük bir bölümünde sermaye birikim süreçlerini kontrol edenlerle, 1980'lerden bu yana bu sürece müdahil olmaya çalışanlar arasında bir köşe kapmaca oynanıyor. Laiklik, demokrasi ve benzeri söylemler de bu "oyunun" tuzu ve biberi olarak ortalığa saçılıyor. Eğer bu kesimler "cumhurun reisini" bu derece önemsiyor ve söyledikleri kadar laiklik ve demokrasi düşkünü olsalar idi şimdiye kadar yapmaları gereken ilk işler seçim barajlarının düşürülmesi, devlete bağlı Diyanet İşleri'nin lağvedilmesi, 12 Eylül Anayasası'nın hiç tereddütsüz değiştirilmesi gibi şeyler olurdu. Ancak ne milliyetçi laikler ne de dinci liberaller bu gibi siyasal değişimlere teğet dahi geçmediler. Çünkü çok iyi biliyorlar ki, bunları yaptıkları takdirde kontrol ettikleri alan daralacak ve dolayısıyla belirli bir zaman sonra ekonomik - siyasal bütün güçlerini yitirecekler. Bunun önüne geçmek için de bütün yaptıkları "gücü gücüne yetene" kavgasından ibaret. "Cumhurdan" istedikleri de bu kavgaya taraf olmaları. "Cumhur" geleneksel korkularından sıyrılmadığı sürece de başına sadece ve sadece bir "reis" gelecek. Bu bakımdan "reisin" halk oylamasıyla seçilmesi ile parlamento tarafından seçilmesi arasında hiçbir fark bulunmuyor. Bu koşullarda bile eğer hakim siyaset erkanının gerçekten hâlâ demokratikleşme gibi bir sorunu ve bu sorunu çözme çabası var ise seçim sürecine girilmiş olan şu günlerde miting alanlarını dolduracak "cumhura" verecekleri en büyük sözlerden birinin 12 Eylül Anayasası'nın bütünüyle değiştirileceği olması gereklidir. Ancak ne yazık ki seçime ve sonrasına hazırlık yapanlar cumhurun temsilini engelleyen seçim barajları yetmiyormuş gibi, oy pusulalarını "birleşik" hale getirerek kendilerince "rejimi" güvence altına almaya çalışıyorlar. Dolayısıyla 22 Temmuz seçimleri ile "yenilenecek" bir parlamentonun 12 Eylül hukuku ile hesaplaşma niyeti taşımadığı, seçeceği Cumhurbaşkanının da, çıkaracağı yeni yasaların da, "olağanüstü hal" koşullarının devamını sağlamaktan öte bir anlam taşımadığı daha şimdiden belli oldu.

CEM DOĞAN: Mustafa Kemal Üni., öğr. üyesi