Daha fazla demokrasi!

Daha fazla demokrasi!
Daha fazla demokrasi!
AKP de, BDP de bazen 'kendi kamuoyuna' seslenmek gereğini duyuyor. Tamam, anlıyoruz, ancak bunun da bir sınırı olmalı
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Demokrasi olmadan barış olur mu? Yeni sorunsalımız bu! Dünyada Kürt sorununa benzer sorunların çözüm süreçleri, izlenen yöntemler, toplumsal destek ve meşruiyetlerini üretme biçimleri dikkate alındığında bizim “çözüm süreci” biraz farklı bir model olarak şekilleniyor. Öyle ki, gerçekten de demokrasiyle, demokratikleşme süreciyle bir bağlantısı olmadan bu sürecin barışa ilerleyebileceğini düşünen, söyleyen az değil. Eğer gerçekten de demokratikleşmeyle bağlantısı kurulmadan ilerlerse pek “alaturka” bir model olur ki, dünyaya özgün bir katkı olur!
Anlaşıldığı kadarıyla, en başta hükümet/devlet ve AKP ileri gelenleri böyle düşünüyor. Onların kafasında demokrasi bir şey, hâlâ “terör sorunu” diye adlandırmaya devam ettikleri “Kürt sorunu” veya “barış süreci” başka bir şey. Yani AKP sözcülerine bakılacak olursa PKK ’nin silahlı güçleri ülke dışına çıkacak, silahlarını bırakacaklar ve sorun bitecek!
Evet, süreç çok yeni. Evet, birçok kişi henüz anlamış, idrak etmiş değil. Evet, şu ana kadar en önemli şey sorunun görüşmeler yoluyla çözüleceğine ilişkin bir iradenin ortaya konması ve evet, bu irade çok kıymetli ve tarihsel… Ve bütün bunların sonucu olarak yaklaşık beş aydır silahların susması ve PKK’nin çekilmeyi başlatması çok önemli ama “süreç” denilen şey nereye doğru gidiyor, nelerden etkilenip neleri etkiliyor diye bakmak ve tartışmakta da yarar var.

AKP’nin dili ve tavrı

Başbakan Erdoğan da dahil olmak üzere, AKP sözcülerinin ve yandaşlarının Kürt sorunundan hâlâ “terör sorunu” olarak söz etmeye devam etmelerini, “kan dökülmüyor, gençler ölmüyor, amacımız da bundan ibarettir zaten” diyerek, onlarca yıldır yapılan propagandayla düşmanlaştırılmış olan Kürt hareketini/liderlerini şimdi görüşülebilir, konuşulabilir hale getirmeleri için kullandıkları dili anlamaya çalışabiliriz. Bazı açıklamalar, geleneksel milliyetçi ideolojinin etkisi altındaki muhafazakâr ve mütedeyyin kesimleri yatıştırmaya ve desteklerini sağlamaya dönük söylemler olarak değerlendirilebilir. AKP de, BDP de bazen “kendi kamuoyuna” seslenmek gereğini duyuyor. Tamam, anlıyoruz, ancak bunun da bir sınırı olmalı. Örneğin, Bülent Arınç’ın çekilen PKK’liler için “Cehennemin dibine gitsinler” demesi veya Erdoğan’ın, “BDP’yi ortaya çıkaran ve bugünlere kadar getirip besleyen terör sorunudur” diye hâlâ konuşmaya devam etmesi de görmezden gelinmek, anlayışla karşılanmak zorunda değil.
Bu tür bir söylem demokrasi ve barış süreci arasında olması gereken bağı tahrip ediyor, koparıp atıyor. Milliyetçi-mütedeyyin kitlelerin desteğini almak için en geri yanlarına seslenmeye devam edilerek, barış süreci inşa edilemez. Bu kitlelerin siyaseten aydınlatılmaya, gerçekleri öğrenmeye ihtiyaçları var, kandırılmaya değil. Daha da önemlisi bu tür söylemler zamanla azalacağına çoğalıyorsa, ya söylenenlerin aksine bu sürece olan toplumsal destek azalıyor ve dolayısıyla AKP buna göre bir hiza ve istikamet alıyor ya da gerçekten kafalarda demokrasi ile barış arasında bir ilişki yok.

1 Mayıs ve Âkiller

Öcalan’la görüşmeler yapıldığı resmen ilan edilerek başlayan bu tarihsel süreçte artık beş ay geride kaldı ve giderek demokratikleşmenin ferahlatıcı esintisi değil de, biber gazının boğucu rüzgarı daha fazla hissediliyorsa, bir sorun olduğunu düşünmek gerekir. Kürt sorununu demokratikleşmeyi geliştirerek çözmek fikrinde olan bir iktidar, sıkıyönetim zamanlarında yapılmayan şeyleri yaparak, işi 15-16 Haziran 1970’ten beri ilk defa İstanbul köprülerini açmaya kadar vardırarak, 1 Mayıs’ın Taksim’de kutlanmasını engeller mi? Bu kadar biber gazı ve tazyikli suyun barış sürecine yararı olabilir mi? 17 yaşındaki bir kızın nasıl “radikal”, nasıl “marjinal” olduğunu iddia eden valiyle ve valiye sahip çıkmak için o kızı suçlamaya kalkışanlarla, “toplumsal barışı” sağlayacak yeni bir anayasanın yapımına doğru ilerlenebilir mi? Ya da hemen her gün küçük grupların basın açıklamaları yaptıkları İstanbul’un merkezindeki Galatasaray -Taksim arasını gösterilere kapatmakla veya Reyhanlı katliamına yayın yasağı koyup, bunu da protesto etmek isteyen ODTÜ öğrencilerini, Adana’nın sosyalistlerini biber gazıyla dağıtmakla barışa ulaşılabilir mi?
Sorun sadece biber gazı kullanımının artması da değil. “Âkil İnsanlar” dünyanın her yerinde bu tür sorunların çözümünde bir rol oynar. Savaşan, çatışan iki taraf arasında bir tür hakem görevi üstlenirler ve süreci denetlerken ortak akıl ve vicdanın sesi olurlar. Dünyadaki benzer sorunların çözümünde işe yaramış bu modele başvuruyormuş gibi yapıp, sonra da bu insanları “hükümet ajanı” haline getirerek, sokağa ve faşist-milliyetçi sürülerinin önüne atarsanız, iyi bir şey yapmış olmazsınız. Uluslararası bir deneyimin böyle “alaturkalaştırılması” yani lafzen doğru ve yerinde görünen ama içeriği boşaltılan adımlar da sürecin ilerlemesine hizmet etmez. Buna ses çıkarılmaz ve bu gibi içi boşaltılmış uygulamalar devam ederse bu sürecin akamete uğrama tehlikesi asıl o zaman artar. Süreci destekleyenler tam da bu nedenle eleştirilerini uygun bir barış dili de geliştirerek ifade etmelidir.

Tapusu AKP’de değil

Evet, hemen her eleştiri sürece karşı imiş gibi sunuluyor ama son beş aydır değil, onlarca yıldır bu sorunun demokratik ve barışçı çözümünü savunan ve bunun için bedel ödemiş olan sol/sosyalist unsurlar rahat olmalı. Hem bu süreci desteklemek, silahların susmasının getireceği yararlara ve yeni siyasi koşullara dikkat çekmek, hem de yine sürecin selameti açısından bu gibi eleştirileri yapmak mümkün. Bu sürecin başlamasında elbette AKP hükümetinin attığı adımlar belirleyici oldu ama bu, barış sürecinin tapusu da onlarındır anlamına gelmez.
Öte yandan, bu süreçte Kürt hareketinin sesi de daha çok duyulmalı. Biber gazı elbette onları da zehirliyor. Örneğin, Taksim’de 1 Mayıs’ı engellemek için estirilen terör için akılda kalacak bir tavır, bir söz olmalıydı. Kürt sorunuyla ilgili olarak şimdiye kadar şovenizmle, iğrenç yalanlarla fazlasıyla zehirlenmiş olan halk kitleleri, bu süreçte bir de biber gazıyla zehirlenirse barış sürecinin inşa edilemeyeceğini AKP’ye en iyi anlatacak olan onlardır. Evet, Kürt hareketi de şu anda bütün dikkatini gerillanın kayıpsız ve kazasız-belasız çekilmesine vermiş durumda. Bu da anlaşılabilir bir durumdur ama siyasette belli bir anda sadece bir şey yapılır diye bir kural yok; hem yürüyüp hem de sakız çiğnemek mümkün!
Öcalan stratejik olarak doğru bir karar verdi, inisiyatif aldı ve artık silahlı mücadele, silahlı isyan bitti. Ama sorunun çözümü için, kalıcı ve gerçek bir barış için gerekli olan şey, biber gazı ve tazyikli su, gerilla çekildikten sonra sonbahar aylarında bazı ne olduğu belirsiz vaatler değil, bugünden, hemen şimdi daha fazla demokrasidir! Demokrasi olmadan barış olmaz!