Dalgalanan saçlar

Tahran'da 'Lolita' Okumak adlı kitabın yazarı Azer Nefisi anlatıyor:
"Bugünün İran'ında kadınlar hem mağlup hem de galiptirler. Mağluplar; çünkü ideolojik rejimin öncelikli hedefi kadınlardır.
Haber: TUĞBA BENLİ ÖZENÇ / Arşivi

Tahran'da 'Lolita' Okumak adlı kitabın yazarı Azer Nefisi anlatıyor:
"Bugünün İran'ında kadınlar hem mağlup hem de galiptirler. Mağluplar; çünkü ideolojik rejimin öncelikli hedefi kadınlardır. Galipler; çünkü 25 yıldan sonra ve uygulanan tüm acımasız kanunlara ve eziyetlere rağmen, İslami rejim, İranlı kadınları kendi istediği şekle sokmakta başarılı olmadı. Neticede, bugün kendini tedavi etmek zorunda olan İranlı kadınlar değil, İran'daki rejimdir". İslami hukuk kurallarına dayalı bir İslam cumhuriyeti olan İran'da devrimin önde gelen isimlerinden Ayetullah Talegani'nin kızı, güçlü kadın siyasetçilerden biri olan Azem Talegani de, devrimden önce (Şah zamanında) başörtüsüne sahip çıktığını ve örtüsünden dolayı içeri alınmadığı üniversitenin kapısında birlikte olduğu arkadaşlarıyla direndiklerini ve izni aldıklarını anlatıyor. İki İranlı kadın. A. Nefisi yüreği ülkesinde olsa da artık İran'da yaşamıyor. A. Talegani ise torunları ve direnciyle orada kalmayı seçmiş. Ama ikisi arasındaki esas fark, -rejime bakış açıları, toplumsal yapıyı değerlendirmeleri ve yaşayış biçimleriyle birlikte- başörtüsüyle olan münasebetleri. İran'daki otoriter rejimin resmi yasaklarıyla topyekûn örtünen kadınların, kamusal alan da denilen iktidar alanında varoluş çabaları şüphesiz İran'ın kendine has yapısıyla birebir ilişkilidir. Zamanla bu yapı örtünmeye esnek ve katılımcı bir kılıf verse de, kadınlar toplumsal anlamda 'görünür' olsalar da, örtüyü kendi iradeleriyle seçmiş olanlar da dahil, büyük bir çoğunluğun yasaklara yani örtünme emrine karşı durduğu ve buna bağlı olarak kadın hareketlerinin doğduğu aşikâr. Başı kapalı A. Talegani'nin de, başını açmayı seçmiş olan A. Nefisi'nin de aslında buluştukları ortak nokta, özgür irade ve haklardır. Her ikisi de istenilen şekle sokulamamış, mağlup ama galip kadınlardır.
Türkiye'de durum
İslami toplumun tek ve biricik belirleyicisi haline getirilen 'tesettür'ün Müslüman ama bir İslam cumhuriyeti olmayan laik Türkiye'de farklı bir şekilde, basit ama büyük bir sorun haline gelmesinin sebebi de resmi yasakların ortak dilidir. Her ne kadar sınırları hâlâ muğlak olsa da kamusal alanda hizmet alıp, hizmet veren kadınlara konan başörtüsü yasağını, belki İran'daki yasaklarla karşılaştıramazsınız. Kolaylıkla geleceğiniz nokta ise şu olur; öncelikli hedef kadınlardır. Abdullah Gül'ün seçimlerden önce cumhurbaşkanı adayı olmasını engelleyen, sonrasında aday olma sürecini belirleyen etkenlerden biri olan ve nihayetinde üzerine çözülmesi zor bir düğüm atılan başörtüsü krizi bunu doğruluyor. Hayrünnisa Gül'ün başının örtülü olması ile cumhurbaşkanlığı makamının demokratik haklara kapalı, ciddi yüzlü dokunulmazlığı arasında büyük çelişkiler var. Eğer H. Gül, AKP'nin de görmezden geldiği 'görünür' olmayan ve özel alanlarında kalan diğer kapalı kadınların konumunda olsaydı, elbette hiçbir sorun olmayacaktı. AKP iktidara geldikten sonra yaşanan değişimler de gösteriyor ki, artık geri dönülmez bir yoldayız. Ilımlı İslami kesimin hep gözönünde olduğu ama bu kesimin dışında bünyesinde barındırdığı radikal kesimin hiç sesinin çıkmadığı bir dönemde herkes önünü görmekte zorlanıyor. Abdullah Gül, cumhurbaşkanı adaylığı sürecinde sürekli karşısına çıkan sorularda eşinin başörtüsünü kişisel tercihine bağlarken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, pek de gereği olmadığı halde Latife Hanım'a atıfta bulunuyor. Neticede bu hassas dengede kadınların kendi kimlikleriyle, özgür iradeleriyle var olmadıklarını görüyoruz. Eğer Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilirse, H. Gül için modern ve 'sivil' demokrat bir imaj çizilse de, yapılan tüm yorumlar ve baskılar neticesinde geriye çekilen "eş" durumundan hallice bir konuma yerleşemeyecektir. Gerçek şu ki, başörtüsüyle Meclis'e hiçbir kadın da girememiştir.
İran'da ilk kez A. Talegani, Hatemi döneminde cumhurbaşkanlığı için adaylığını koymuş ancak kabul edilmemişti. Son seçimlerde tekrar adaylığını koyduğunda kendisiyle birlikte başka kadınlar da adaydılar. Gelişme son derece açık. Ama adaylığın kabul edilmeyişi başörtüsüyle ilgili değil, kadınlık ile ilgiliydi. İran'da bırakın başı açık bir kadının cumhurbaşkanı adayı olmasını, eşinin başı açık olan bir aday çıkmış olsaydı ne olurdu diye düşünüyorum. Kıyamet mi kopardı? Bana kalırsa çok daha fazlası olurdu. İşte Türkiye'de tam tersi bir durum yaşanıyor. Genel başörtüsü hakkını simgesel olarak sırtlanan H. Gül'e liberal bir destek verilse de başını açmasını öğütleyenler ya da farklı örtünme biçimlerini ironik de olsa tavsiye edenler kadar onu kollamak isteyenler de oluyor, olacaktır. Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçildiğinde başka neler olacağını hep birlikte göreceğiz. Ama başörtüsü üzerindeki iktidar savaşlarının devam edeceğinden emin olabiliriz. Son söz olarak, nasıl örtünmeye zorlanan İranlı kadınların tedaviye ihtiyacı yoksa, buradaki başörtülü kadınların da, onların ve dolayısıyla kendi temel hak ve özgürlüklerini savunan farklı kesimlerden kadınların da tedaviye ihtiyacı yoktur. Rejimlerin neye ihtiyacı olduğuysa gayet açıktır.
Yararlanılan kaynaklar:
Zaman gazetesi, 15 Temmuz 2006
Röportajlar: Ayşe Böhürler, Aslıhan Eker
http://www.tempodergisi.com.tr/soylesi/04383/-28k