Darbe geleneğinin kabulleri Taslak'ta

Türkiye 47 yıllık 'askeri anayasalar' döneminden çıkmanın sancısını, akademik, toplumsal ve siyasal taleplerin tetiklediği 'sivil anayasa' çalışmalarına pozitif ya da negatif anlamlar yükleyerek çekiyor.
Haber: OSMAN CAN / Arşivi

Türkiye 47 yıllık 'askeri anayasalar' döneminden çıkmanın sancısını, akademik, toplumsal ve siyasal taleplerin tetiklediği 'sivil anayasa' çalışmalarına pozitif ya da negatif anlamlar yükleyerek çekiyor. 27 Mayıs (1960) darbesiyle başlayan ve 12 Mart (1971), 12 Eylül (1980), 28 Şubat (1997) ve 27 Nisan (2007) ile devam eden süreç, militer-bürokratik iktidar tarafından yapılan, ancak onları hiçbir biçimde bağlamayan anayasalar sürecidir. Bu süreçte anayasalar ironik biçimde hem militer-bürokratik iktidara hem de bu iktidara karşı çıkan toplumsal mücadelelere hukuksal meşruiyet sunabildi. 1982'ye kadar yaşanan diyalektik, her bir Anayasa değişikliği ve yapımının 'toplumsal mücadele'lerin hukuksal dayanağının ortadan kaldırılması biçiminde bir etki yarattı. 1971 müdahalesi ve 1980 darbesinin ardından girişilen bürokratik anayasacılık hareketlerinde 27 Mayıs 'mahcubiyetinin' yerini 'iktidar olmanın tartışmasız haklılığına' bıraktığında kuşku yok. 1982 Anayasası'nın hâlihazırdaki idealizasyonu aydınlanma ve özgürleşme tasası bulunmayan, 'bürokratiklik' özelliğini dahi ikinci plana iten bir 'militer iktidara' öykünmeden başka bir anlam taşımıyor.
47 yıllık bu süreçte yapılan her bir anayasa çalışması, militer-bürokratik iktidarın güçlenmesi ve dokunulmaz alanlar yaratmasıyla sonuçlandı. Her bir anayasa, ulusa ait temel siyasal kararların, ulusal temsilcilerden alınıp militer-bürokratik iktidara aktarılarak siyaset dışına itilmesinin belgesidir. Başka bir anlatımla artık var olmak için topluma gereksinim duymayan, egemenliğinin kaynağını metafizik göndermelerde bulan, güvencesini yalnızca 'silahlı-silahsız bürokrasi'nin oluşturduğu 'toplumsuz devlete' dönüşmenin belgesidir.
Buna karşın süreç içinde yaşanan toplumsal dönüşüm bu sistemin sürdürülemeyeceğini de gösteriyor. Geniş toplumsal kesitler 1982 Anayasası'nın yarattığı apolitizasyon sürecinden çıkarak bastırılmış reel talepleri görünür/duyulur kılmaya başlıyor. Türkiye'de iktidarlar hiç olmadığı kadar ideolojik olmayan (reel) toplumsal taleplerle yüzleşmek ve bunları karşılamak zorunda kalıyor. Talepler çoğulculuğu, sistemin çoğulcu olmasını dayatıyor. Sistemin çoğulcu olması ise bürokratik seçkinlerin iktidarını yitirmesi anlamına gelir. Demokrasi ancak bürokratik seçkinlerin iktidar yitimiyle olanaklıdır. 'Artık bürokratik seçkinlerin kendi başlattığı evrimin zorunlu sonucu olarak iktidarı yitirdiği bir döneme girmiş bulunuyoruz'. Bu dönemin sembolü yeni ve 'demokratik bir anayasa' olabilir.
İdeal anayasa= Demokratik anayasa
İdeal bir anayasa ideolojik bir metin, akademik bir abide, kutsal kitap, tarihe ağıt ya da övgü veya tarihle hesaplaşma metni değildir. Gerçekliği belirleme ve çerçevesini çizme yeteneğini kaybederek yerini paralel anayasalara bırakan bir 'ideal', ancak 'uygulanamaz norm' da değildir.
İdeal anayasa, herhangi bir siyasal partinin ya da iktidar odağının 'ideallerini' yansıtan bir anayasa, dolayısıyla toplum mühendisliği el kitabı da değildir.
İdeal Anayasa apriori hakikatlerden hareketle 'olması gereken' bireysel, toplumsal ve siyasal davranış kodlarını belirleyen bir anayasa değil, sosyolojik saptamalardan hareketle 'olan' toplumsal talepleri belirledikten sonra, bu taleplerden ve özgürlüklerden devlet aygıtı ve siyasal aktörler için 'olması gereken' davranış kodlarını belirleyen anayasadır. Bunu sağlayabilecek tek yol, anayasanın resmi söylem filtresinden geçmeksizin 'koşulsuz ve hiyerarşisiz' demokratik katılım ve temsil yoluyla oluşturulmasıdır. Kurumlar ya da değerler hiyerarşisinin egemen olduğu bir ortamda, katılım ve temsilin içeriği boşalır, çokluk yalnızca mevcut hiyerarşileri onaylama mekanizması olarak çalışır.
Anayasanın paradigmasının, bu paradigmaya uygun ikincil tercihlerinin ve sistematiğinin tam bir demokratik katılımla ve uzlaşıyla sağlanması, organizasyon hukukuna ilişkin detayların da ilgili uzmanlardan oluşan alt komisyonlarca belirlenmesi, ancak tümünün yine demokratik katılımla oluşan Meclis/komisyon/kurul tarafından onaylanması suretiyle tamamlanması, yürürlük için de referandumda kabul edilmesi demokratik bir anayasa için zorunludur.
İdeal anayasanın ruhu ve maddi içeriğini "insan ve onuru" oluşturur. Devlet eksenli bir anayasanın yasak elması 'ideoloji' iken, birey eksenli anayasanın yasak elması yalnızca 'insan onuru'dur. 'Devlet'le başlayan Anayasa ile 'insan'la başlayan anayasa arasındaki fark da paradigma farkına işaret eder. İnsan onuru ve özgürlükleriyle başlayan, özgürlüklerin sınırlama nedenlerini özgürlük kategorisinin sonuna atan, etkin-liberal bir ekonomi yönetimini benimseyen, ancak bu yönetimin üreteceği artı değeri 'insanın özgürleştirilmesine ve sosyal adalet talebine' yönlendiren, bu mekanizmayı etkin, hızlı ve pragmatik biçimde yöneten devlet örgütlenmesini öngören bir anayasa ideal anayasadır. Bu anayasada diğer değerler, insan onurunu amaçladıkları ölçüde anlam ifade eder.
Taslak paradigmayı değiştirmiyor
Akademisyen ve bürokratlardan oluşan bir komisyon tarafından kapalı bir mekânda hazırlanan taslak, kamuoyu baskısıyla açıklandı. AKP yetkililerinin açıklamalarına bakıldığında bu taslak parti iradesini yansıtan bir taslak haline geldikten sonra, kamuoyunun görüşlerinden yararlanmak amacıyla açıklanacağı anlaşılıyor. Dolayısıyla gerek hazırlanma aşamasında, gerekse metnin halkoyuna sunulması aşamasında 'görüşlerden yararlanma' dışında toplumsal katılıma ilişkin herhangi bir ipucuna rastlanmıyor. Toplumsal katılım, yalnızca 'görüşlerinden yararlanma' ile değil, doğrudan 'belirleyici olma' biçimiyle demokratik meşruiyet sağlayabilir. 'Koşulsuz' toplumsal/düşünsel katılımın sağlanmadığı bir anayasanın 'Türkiye anayasası' olduğu iddiası, 1961 ve 1982 Anayasalarının benzer iddialarından daha inandırıcı değildir.
Taslağın sistematiği ve maddeleri incelendiğinde, ciddi hukuksal, siyasal ve sosyo-psikolojik sorunları barındırdığı anlaşılıyor.
Bağımsız bir anayasa çalışması yerine farklı kaynaklar kullanılarak mevcut Anayasa üzerinden ekleme ve çıkarmalar yapılmış. Dolayısıyla 1982 Anayasası ve öncülü olan 1961 Anayasası gibi darbe geleneğinin genel kabullerinden ve sisteminden farklılaşılamamış.
Türk siyasal yaşamının temel sorunlarından biri olan milliyetçilik anlayışı, 'sorun' olarak algılanmamış.
Taslağın hazırlanmasına demokratik katılım olanağı ortadan kaldırılmış, ancak etkileşime alan bırakılmış. Etkileşim konusunda sivil toplumdan çok, bürokratik oligarşinin daha güçlü olacağı ve anayasanın demokratiklik özelliğini ortadan kalkacağını belirtmek yanlış olmaz. Oysa ki bürokratik oligarşinin etkileme ve manipülasyon gücünün kırılmasının en etkin yöntemi, oluşum sürecinde demokratik katılımın tüm boyutlarıyla ve koşulsuzca sağlanmasıdır.
İktidar-özgürlük, devlet-toplum/birey ilişkisini iktidar eksenli olarak gören, iktidarı esas alarak özgürlük, toplum ve bireye hiyerarşik üstünlük kuran bürokratik-hegemonyal anlayış değiştirilememiş, bu temel paradigmada yalnızca 'insafa gelinme' biçiminde bazı düzenlemeler ve iyileştirmeler yapılmıştır. Oysa ki paradigması değişmeyen bir anayasanın uygulamada ortaya çıkan insan hakları ihlallerinin önüne geçmesi olanaksızdır. Çünkü paradigmanın kendisi ihlallerin hukuk ötesi dayanağını oluşturuyor. Olağanüstü yönetim durumunda anayasadaki tüm temel hak güvencelerinin geçerliliğini yitireceğine ilişkin 1982 zihniyeti olduğu gibi korunuyor. Yaşama hakkına getirilen "öldürme izni" istisnası kaldırılmamış. Ayrıca tüm temel hak ve özgürlüklerin yaşama geçmesinin en temel güvencesi olan 'anayasa şikâyeti' kurumunun kabul edilmesi talebi, uzun yıllardır süregelen mücadelelere rağmen yok sayılmış. Bu şekilde özellikle yargı ve yürütmenin 'temel haklarla bağlılığı' ilkesi kâğıt üstünde kalmaya devam edecektir. Kültürel haklardan söz edilmiyor, yalnızca anayasanın metnine dahil olmayan başlangıçta 'farklılıkların zenginlik' olduğuna yönelik değiniyle yetiniliyor.
47 yıllık askeri yönetim ve bürokratik oligarşilerin ülkenin demokratik kültürüne verdiği tahribat sorunsallaştırılmıyor. Aksine 'sivil'ler eliyle bu yıkıcı geleneğin olağanlaşması tehlikesi yaratılıyor. Taslak militer-bürokratik iktidarın içselleştirilmesi -metaforik bir ifadeyle- 'Stockholm sendromu'nun siyaset sosyolojisi alanında kanıtlanması niteliğindedir.
Taslak 'sivil' bir Anayasa değil, 'sivil ve askeri eksenlerde yerleşik' iktidar odaklarının uzlaşmasını yansıtan bir anayasa metnidir. Uzlaşma Genelkurmay, MGK, Olağanüstü Yönetim Usulleri ve YÖK'e (esasta) dokunmama, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını Yüce Divan kapsamına alarak tamamen dokunulmaz kılma ve Askeri Yargıtay'a dokunmama karşılığında, 'parantezleme' usulüyle 'başörtüsünü' serbest kılma biçiminde ortaya çıkıyor.
Askerlik zorunlu olmaktan çıkarılmasa da, en azından 'vicdani ret' kurumunun hiçbir biçimde tartışılmamış olması, militarizmin içselleştirilmesinin görünüm biçimlerinden birini oluşturuyor. Militarizmin içselleştirilmesini ve süreklileşmesini sağlayan ikinci temel unsur olan üniversite öğrencilerinin 'disiplin' altında tutulması sorununa dokunulmuyor. Siyaset yasağına olanak veren Anayasal düzenlemeye dokunulmadığı gibi, öğrencilerin ruhsal ve bedensel yönden totaliter sistemlere benzer bir eğitime tabi tutulmasına ve bunun en önemli yaptırımı olan hiyerarşiye ('kışla-üniversite' anlayışına) dokunulmuyor. YÖK'ün 'öğretimi ve öğretim elemanı yetiştirilmesini planlama' yoluyla akademik özerkliğe dokunmasını engelleyici bir ifade taslakta yer almıyor.
Burjuva-liberal bakış açısı yalnızca ekonomik boyutuyla gözetilmiş, buna karşın aynı anlayışın özgürlük ve demokrasi vurgusu taslağa belirgin biçimde yansıtılmamış. Üçüncü kuşak hakların etkinliği ve ağırlığı azaltılmış, hak olmaktan çıkarılmış. Klasik liberal anlayışa paralel biçimde kadının özgürleştirilmesi düşüncesinden geri adım atılıyor. Pozitif ayrımcılık olgusu 'anayasal direktif' olmaktan çıkarılarak, 'anayasal bir izne' dönüştürülüyor. Bu yapılırken kadınlar 'çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler' içinde değerlendirilerek 19. yüzyıl erkek egemen anlayışa dönülüyor. Mülkiyet hakkında 'toplumsallık' vurgusu çıkarılmış, ayrıca 'çalışma, teşebbüs ve sözleşme' özgürlüğü 'sosyal özgürlükler' kategorisinden 'klasik özgürlükler' kategorisine kaydırılmak suretiyle 1982 ile başlayan sermaye eksenli özgürlük yaklaşımı daha da netleşiyor.
Kolektif özgürlüklerde, özgürlük süjelerine getirilmiş yasaklamaların kapsamı daraltılmak yerine genişletilerek, günümüzün siyasal ve demokratik eğilimlerinin aksine bir apolitizasyon anlayışı tercih ediliyor. Dernek ve siyasi parti özgürlüklerinde bu yaklaşım oldukça belirgindir. 1982 Anayasası'ndaki dernek kurma yasaklıları listesi genişletilmiş, savcı ve yargıçların dernek kurmalarına engel getirilmiş. Bazı meslek gruplarının siyasi partilere üye olamayacaklarına ilişkin 1982 Anayasası'nın antidemokratik ve apolitik yaklaşımı birebir kabul edilmiş. Hak grevi, siyasal nitelikli dayanışma grevi ve iş yavaşlatma yasak olmaktan çıkarılmakla birlikte, grev hakkının sınırlanabilirliğine karşın, lokavta ilişkin bir sınırlama kuralının öngörülmemiş olması ve kamu sendikacılığında herhangi bir ilerleme sağlanamaması taslakta 'sosyal' endişelerin dikkate alınmadığını gösteriyor.
Katılımcı demokrasinin temel göstergesi olan yerel yönetimlerin özerkliği konusunda herhangi bir adım atılmıyor. Bu yaklaşım 1982 Anayasası'nın merkeze geniş vesayet tanıyan anlayışının devamını sağlayıcı nitelikte.
Metin yargısal aktiviteye duyulan tepkiler nedeniyle emniyet sübapları ve takdir daralmalarıyla doludur. Tepkilerin haklılığı ya da haksızlığına ilişkin değerlendirmeler bir yana, hazırlanan taslağın tepki Anayasası sendromundan kurtulamadığı açıktır. 'Yargıya yöneltilmiş eleştirilerin çok iyi okunduğu anlaşılıyor', ancak haklı eleştirileri aşar biçimde yetki daralmaları dikkati çekiyor. Yüksek yargıda üyeliklerin süreyle sınırlandırılması ve HSYK'nın oluşumunda 1961 modeline dönüşün yargıdaki 'ideolojik yoğunlaşma'yı engelleyebileceği söylenebilse de bunun tartışmalı olduğunu kabul etmek gerekir. Demokratik meşruiyetin sağlanması için siyasal karar organlarının HSYK, Danıştay ve Anayasa Mahkemesi'ne üye seçimi sürecine özenli biçimde eklemlenmesi yarar olabilir. Asıl sorun bu "özen"in nasıl sağlanacağının anayasa metninde açıklanmamış olmasında yatıyor. Buna karşın, yüksek yargıdaki seçimin zaten "siyasal" nitelikte olması ve yürütmenin yargı alanındaki mevcut yetkilerinin önemli ölçüde kaldırılması dikkate alındığında, yeni taslak ile 'yargının daha fazla siyasallaşacağı' iddiası geçerli değildir.
Taslağın makro bakışla olumlu olarak nitelendirilecek tek boyutu, devlet organlarının işleyişinde 1982 Anayasası'nın temel tercihi ekseninde "kriz çözücü" mekanizmalara daha geniş yer vermesidir. Toplantı nisabı, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi ve yetkilerinin daraltılması, rasyonelleştirilmiş parlamentarizm ifadesi olan 'yapıcı/konstrüktif' güvensizlik oyu kurumunun benimsenmesi buna örnek verilebilir. Anayasanın değiştirilmesinde ise 1982 Anayasası döneminde yaşanan kafa karışıklığının dayanılmaz cazibesi devam ediyor.
Değerlendirmenin genel hatlarıyla olumsuz olması, taslakta 1982 Anayasası'nın yürürlükteki haline göre hiçbir iyileştirme yapılmadığı anlamına gelmiyor. Ancak anayasanın temel paradigması değiştirilmeksizin, önemli de olsa parçalı iyileştirmelerin büyük bir coşkuyla karşılanması beklentisi haklı bir beklenti değildir.
'Türkiye anayasası'na gereksinim var
Yeni demokratik ve özgürlükçü bir anayasa talebi AKP ile ortaya çıkmadı. Bu Türkiye sınırları içinde yaşayan tüm toplumsal kesitlerin bir talebi olarak her dönem dile getirildi. 'İdeal anayasa' özlemi bu toplumun bir özlemi olarak güncelliğini koruyor. Zaten bu gerçek, son sistem krizleri nedeniyle görünür hale geldiğinden, AKP'nin ardındaki toplumsal desteğin iradesi de yeni anayasa yapım direktifi olarak okunmalıdır. 1982 Anayasası'nın yürürlükten kaldırılması yönünde diğer partilerin yıllar içinde yaptığı çalışmalar dikkate alındığında Meclis'teki yüzde 85'lik temsil oranı da demokratik temsilcilere dönük 'yeni bir Anayasa direktifi' olarak okunmalıdır.
Ancak yeni bir anayasa yapım direktifi, herhangi bir partiye ya da parlamentoya keyfi davranmaya dönük açık çek değildir. Yüzde 47'lik toplumsal meşruiyet, AKP'ye toplumsal talepler yerine geleneksel iktidar hassasiyetlerini gözeten ya da 'başörtüsü' gibi birkaç özgürlük sorununa indirgenmiş anayasa metinleri hazırlama yetkisi vermez. Yüzde 47'lik toplumsal desteğin 'dinsellik ya da muhafazakârlıktan' çok 'demokratik talepler koalisyonu' olduğu gerçeği dikkate alındığında, bu destek hiçbir biçimde 'öteki'lerin anayasa yapım sürecinden dışlanması anlamına gelmeyecektir. Bürokratik anayasaların reddi, diğer taraftan bir 'AKP anayasası'nı meşrulaştırmaz. AKP'nin üstlenmesi gereken misyon, önkoşulsuz biçimde tüm toplumsal kesitlerin temsil edildiği demokratik bir anayasa yapım sürecini başlatmak ve yönetmektir. Öz bir ifadeyle toplumun beklediği anayasa, 'devletin ya da bir kesimin' değil, 'Türkiye anayasası', yani Türkiye toplumunun yarattığı, 'kurumlarının ise uymak zorunda olduğu' bir anayasadır. Aksi bir tutum Türkiye'ye kötülüktür.

* * * * *
Klasik liberal anlayışa paralel biçimde kadının özgürleştirilmesi düşüncesinden geri adım atılıyor. Pozitif ayrımcılık olgusu anayasal direktif olmaktan çıkarılarak, anayasal bir izne dönüştürülüyor. Bu yapılırken kadınlar, "çocuklar, yaşlılar ve engelliler gibi özel surette korunmayı gerektiren kesimler" içinde değerlendirilerek 19. yüzyıl erkek egemen anlayışa dönülüyor