Darbelerden 'beylikler dönemi'ne

Genelkurmay'ın "27 Nisan açıklaması"nı yakın tarihe nasıl ve hangi adla yerleştireceğimiz konusundaki tartışmada uzun süre beklemeyeceğimiz kesin.
Haber: ORHANGAZİ ERTEKİN / Arşivi

Genelkurmay'ın "27 Nisan açıklaması"nı yakın tarihe nasıl ve hangi adla yerleştireceğimiz konusundaki tartışmada uzun süre beklemeyeceğimiz kesin. Bu konuda elimizde zaten "askeri müdahale", "darbe" ve "muhtıra" gibi klasik asker-sivil ilişkileri geleneğine matuf bir adlandırma düzenimiz vardı. Bir süredir asıl gelenekten kopartan bir yeniliğe işaretle, bunları "postmodern" sıfatı ekleyerek kullanıyoruz. Sosyal bilimlerin yaşadığı halihazırdaki krize paralel olarak, son Genelkurmay açıklamasının da böyle bir üstünkörü birleştirmeyle "postmodern darbe" olarak adlandırılacağı düşünülebilir. Buna bağlı olarak son dönemlerde Türkiye'deki "devlet" ve "hukuk" olguları arasındaki meşru mesafeleri yeniden ihya etme çabasına olan güncel ihtiyacın giderek artması karşısında siyasal tartışmaların yoğunlaştığı "asker", "bürokrasi", "aydın" vb. gibi kavramların bir süredir tarihsel bir dönüşümle geriye bırakıldıklarını ve siyasal kavramlarımızın kısmen yenilendiğini düşünürken, bugün yeniden o eski geleneksel anlamlara dönmemiz şaşırtıcı. Bir grup, bir kez daha, devletin kurucu geleneğinin tehdit altında bulunduğuna işaretle alelacele bir "istisna durumu"nu devreye sokuyor ve bu olağanüstü duruma vaziyet edebileceğini düşündüğü orduya bel bağlıyorken, diğerleri "darbe" karşısında "demokrasinin savunulması"ndan bahsederek geleneksel siyasal tarafları yeniden ihya etmeye çalışıyor.
Oysa ilk söylenmesi gereken şey, ortada "darbe" yapılacak veya muhtıra verilecek bir "siyasal devlet" alanının olmaması. Daha doğrusu, Türkiye'de bir süredir "iki Türkiye" olduğu gibi "iki iktidar", "iki cemaat" ve "iki kamu alanı" var. Bu iki iktidar aynı siyasal düzlemde konuşmuyor ve birbirlerine muhatap değil. Yalnızca belirli kriz anlarında karşı karşıya geliyorlar. Cumhurbaşkanlığı seçimi o kriz anlarından birisi. Hrant'ın katil zanlısının Samsun'da yakalandığında çekilen fotoğrafta da bu "iki iktidar"ı karşı karşıya gördük. Danıştay cinayeti sonrasında da bu iki iktidar ve "iki arşiv" alanı kapışmışlardı. Buna bağlı olarak ikinci nokta ise, bu iki iktidarın neredeyse eşit güçleri arasında parçalanmış bir kamu örgütlenmesinde taraf tutmanın demokratik sonuçlara ve siyasetin normalleşmesine götüreceğini düşünebilmek, tek kelimeyle trajik. Çünkü, taraflar, burada yalnızca kendi "kamu alan"larını inşa ediyorlar. Kendi "beylikler"inde yaşıyorlar ve bu nedenle de demokratik yetenekleri oldukça sınırlı. Bu nedenle, "27 Nisan açıklaması"nı Kemalist merkezden bir "darbe" veya "muhtıra" olarak adlandırmak, tek kelimeyle sıradan bir nakaratı tekrar etmek olur ve Türkiye'deki "devlet" alanında bir süredir gelişen siyasal süreçleri görmezden gelmek anlamına gelir. 27 Nisan açıklaması bir darbe değildir. Muhtıra da değildir. Devletin "iki iktidar"a dönüştüğü bir tür "yeni ortaçağ" veya "beylikler dönemi" kapışmasıdır. Dolayısıyla bu süreç merkez-çevre paradigmasıyla açıklanamayacağı gibi asker-sivil karşıtlığı ile de çözümlenemez. Liberal analizin asker-sivil karşıtlığı üzerine kurduğu yüzeysel analizin geleneksel devlet anlamında ciddi sorunları zaten vardı. Ama daha önemlisi bu yaklaşımın bugünkü siyasal süreçleri de anlayabilecek bir yeteneği olmamasıdır.
Asker-sivil karşıtlığı
Türkiye'deki siyaset üzerine geliştirilen analizlerin ana eksenini bir süredir asker ve silahlı güçler üzerine biriktirilen bir liberal bilgi alanı oluşturuyor. Özellikle 1960'lı yıllardan sonra Amerikan sosyal bilim pratiklerinin de etkisiyle asker-sivil ilişkilerini eksen alan araştırmalar, hızla ilerledi ve başlı başına bir siyasal analiz çerçevesi edindi. 1960'larda Samuel S. Finer'ın 'The Man on Horseback' adlı yapıtı, bu konuda artık her yerde tekrarlanan bir "asker-sivil" analizi modelini belirginleştirirken, Huntington'un yine 1960'larda "siyasal modernleşme" üzerine geliştirdiği tezlerin Türkiye'de henüz oluşmaya başlayan kamu hukuku çalışmalarının içerisine yerleştirilmesi, demokratik kurum ve kimliklerin oluşmasında asker faillerin etkileri üzerine dayanan analizleri güçlendirmişti. Buna göre asker-sivil ilişkisi bir karşıtlık biçiminde ortaya konuyor ve üçüncü dünyanın siyasal tarihi yeniden okunmaya çalışılıyordu. Bu yaklaşım, daha çok da, ulus-devletlerin tarihsel-toplumsal derinliklerinin kapsamlı bir analizinin yerine saf ve teknik standartlar oluşturarak yüzeysel bir "kamu analizi" sağlıyordu.
Oysa, bu liberal kelam, kendi kurucuları nezdinde dahi ciddi sorunlar yaşadığı gibi daha önemlisi de Türkiye'deki bugünkü siyasal kamu alanını anlayabilecek imkanları da yok. 27 Nisan açıklamasını da bu bağlama yerleştirmek, ciddi bir yetersizliğe işaret eder. Öncelikle, bu yaklaşım, her ordunun bir "tarihsel mekân" ve bir "tarihsel kültür" ile bunlardan neşet eden bir siyasal metinle varolduğu gerçeğini gözardı ettiği gibi bir ulusal tarih okumasından, siyasal ve toplumsal zeminden bağımsız, saf, teknik (başka ordularla yer değiştirebilecek) bir ordu zannını bir siyasal analiz biçimine büründürür. Bu sorunu anlamadan ne Polonya'da Pidzulski'yi ne de Türkiye'de Mustafa Kemal'i anlayabiliriz. Ama asıl olarak, önce Çiller'in başlattığı ve bugün AKP'ye aktarılan yeni bir "iktidar cemaati" yaratmaya dair güncel gelişmeleri doğru biçimde yorumlayamayız.
Bu bir darbe değil!
Bugünkü Meclis'te, orduda, yargıda ve daha başka birçok yerde asker-sivil karşıtlığı ile anlayamayacağımız sahici bir "kamusal" durum vardır ve bu ancak "iki iktidar", "iki cemaat" veya bir tür "yeni ortaçağ" üzerinden anlaşılabilir. AKP'nin geleneksel merkezi devletin dışına çıkartarak görünür kıldığı bu "ikinci kamu"nun ilk operasyonlarını ve altyapısını Çiller ve onun bir grup danışmanı, bundan 10 yıl kadar öncesinden başlattı ve özellikle de Emniyet teşkilatı içinde yalnızca kendisine bağlı bir güç, iktidar, "bilgi ve arşiv" alanı yaratmayı başardı. Çiller'e yarattırılan bu yeni kamu örgütlenmesi alanı, 28 Şubat döneminden bugüne kadar etkileri yoğunlaşarak ilerleyen bir siyasal gerilim alanı doğurdu. Ama daha önemlisi devlet merkezindeki bir çatışmanın çeşitli kurumlar içinde dağılmasına ve yaygınlaşmasına yol açtı, taraflar açısından yeni kamusal sığınakların doğuşunu sağladı. Doğru deyişle farklı "kamu örgütlenmeleri" giderek gerçek birer "kamu alanı"na dönüştü. 27 Nisan'ın bir darbe olmamasının sebebi budur. Bu sorunun "kadrolaşma politikası" ile ilgili olmadığını da hemen söylemekte yarar var. Kadrolaşma meselesi Türkiye'deki siyasetin 1930'lardan bu yana temel meşgalelerinden birisiydi ve siyasal merkezin (merkezi iktidar) gücünü pekiştirmesinde çok temel bir zemin sağlıyordu. Birbirinden farklı tarafların içselleştirdiği bu "devlet içinde kadrolaşma politikası", devlet merkezinin sağda ve soldaki her siyasal grubun içine sızmasını, hem onları içermesini hem de dışlamasını beraberce ve sorunsuz olarak örgütleyebiliyordu. Bütün siyasal tarafların gücünü, kadrosunu, etkinliğini, "bilgisini ve arşivini" kendi merkezi devlet "arşivi"ne dönüştürerek hemen herkesin doluştuğu bir "sığınak" yaratıyordu. Fakat, "Çiller harekâtı" sonrası merkezin dışında yeni bir güç, bilgi ve arşiv alanının imkanları doğdu ve bu alan AKP'nin yaygın ve kurumsal iktidarınca genişletilip gerçek bir "ikinci kamu"ya dönüştü. Bir tür "iki beylik" tarafından parçalanan bir devlet alanının doğmasına yol açtı.
Bugünkü cumhurbaşkanlığı seçimi nedeniyle ortalarda dolaşan "asker-sivil cephesi" sloganları veya "muhtıraya karşı demokrasiyi koruma" iddialarının üzerinde oturduğu yer, işte bu "iki cemaat"in kendi operasyonlarının karşılaştığı bir noktadır. Bugün bir tür "yeni ortaçağ" veya bir tür "beylikler dönemi" ile karşı karşıyayız. Bunu liberal analizlerle görmek mümkün olmadığı gibi bu çatışmadan demokratik sonuçlar beklemek de hayaldir. Yapılacak şey Danıştay'da ve Hrant'ın katlinden sonra gördüğümüz gibi cenazelerimiz üzerinde kendi "kamu"larını genişleten bu "iki iktidar"ın da acil olarak doğru bir politik alana tevdi edilmesidir.

ORHANGAZİ ERTEKİN: Yargıç, Yerköy-Yozgat