Darling, Lara, Mrs. Miller...

Julie Christie, 60'ların özgürlük sembollerinden. En son Truva'da ve Finding Neverland/Düşler Ülkesi'nde görünen Christie, bizde gösterime girip girmeyeceği belli olmayan ama Britanya'da festivalleri dolaşan son filmi Away From Her/Ondan Uzakta'da alzheimer'lı bir karakteri canlandırıyor.

Julie Christie, 60'ların özgürlük sembollerinden. En son Truva'da ve Finding Neverland/Düşler Ülkesi'nde görünen Christie, bizde gösterime girip girmeyeceği belli olmayan ama Britanya'da festivalleri dolaşan son filmi Away From Her/Ondan Uzakta'da alzheimer'lı bir karakteri canlandırıyor. The Observer da bu film vesilesiyle Christie'yi sakin sakin yaşadığı çiftliğinde ziyaret etti. Biz de Christie'nin 1960'lar, Hollywood yılları ve Warren Beatty ilişkisiyle ilgili sözünü sakınmadığı bu röportajını değerlendirmeden edemedik.
Julie Christie'nin hayatındaki en büyük endişe, önemli gördüğü şeylerin önüne yüzünün geçmesi. Başka hiçbir Oscar'lı oyuncu, sahne ışıkları konusunda bu kadar tedirgin olmadı. 1965'te tanıştığı ve inişli çıkışlı yedi yıl boyunca beraber Hollywood'un en görkemli çiftini oluşturduğu Warren Beatty, onu "Hayatımda gördüğüm en güzel ama aynı zamanda da en sinirli kadın" diye tanımlamıştı. 40 yıl sonra her iki özelliğin de silinmez izleri mevcut. Röportaj yapmaktan hoşlanmadığını söyleyen Christie, bunun sebebini, İnsanların daha önceki halinden farklı olduğu için alttan alta ona kızdıklarını fark etmesi olarak açıklıyor. "Sanki onları bir şekilde yarı yolda bırakmışım gibi hissediyorlar. Bazen tüm kırışıklıklarımla karşılarına çıktığım için benden hoşlanmıyor gibiler. Kültür olarak, bir insandaki değişimi kırıcı olmadan kabullenemiyoruz". Teybimi açmadan önce son bir ricada bulunuyor: "Umarım bu, editörden alınan talimatla bir saat boyunca yüzümü gerdirip gerdirmediğimin anlaşılmaya çalışıldığı röportajlardan olmaz."
Röportajları niye mahkeme gibi gördüğü ilk bakışta anlaşılıyor. Hemen hemen diğer bütün oyuncuların aksine, kendisi dışında her şeyden memnuniyetle konuşabilir. Her fırsatta söyleşimize ya sıradışı bir es veriyor ya da İran'daki durum, Çin'in yükselişi hakkında konuşuyor. O kadar coşkulu ki bunun bir taktik değil de içten bir gereklilik olduğu anlaşılıyor. Neden bu filmde oynamak konusunda başta isteksiz olduğunu sorduğumda genel olarak film çekeceğine, başka herhangi bir şey yapmayı tercih edeceğini söylüyor. "Bence ün, modern hayatın laneti. Ben de kirli bir şeyin parçası olmak istemiyorum. Kulağa çok müşkülpesent geldiğinin farkındayım ama bazı genç starlara neden tanıtımla ilgili bu kadar şeyler yapıyorsunuz diye sorduğumda bunun için imza attıklarını söylüyorlar. Galiba ben hiç imza atmadım." 1970'lerin sonunda Hollywood'dan ayrıldığından beri hayatının büyük bir kısmı da kendi ifadesiyle başarılı bir şöhretten arınma süreciyle geçmiş.
Muhtemelen filmlerde kendini çok fazla ifşa ettiği için bu kadar tedirgin. Bu şöhretini en çok da Don't Look Now/Büyü'de Donald Sutherland'le çektiği seks sahnesiyle pekiştirdi. "Bir aktris olarak hep o sınırların ya da kısıtlamaların olmadığı yere gelmek istedim" diyor. İnsanlar bazen ondan aynı fevriliği, sınırlara çok önem verdiği özel hayatında da görmeyi umdular.
Hep 60'ların suratı olarak addedilen Christie ise "60'larda bile, hatta özellikle o zamanlarda derinden endişeliydim" diyor. "Hiçbir zaman yeterince 'cool'muşum ya da yeterince iyi giyinmişim gibi hissetmiyordum. Yapabileceğim her şeyi yaptım. Ama bu endişeden hiçbir zaman yeterince uzaklaşamadım."
Hindistan'dan Hollywood'a
Oyuncuya göre, endişesi ve ondan uzaklaşma arzusunun kaynağı çocukluğunda. Christie, savaş sırasında Hindistan'da babasının kontrolündeki çay tarlalarında büyümüş. Altı yaşında Britanya'ya manastıra gönderilmiş ve bu geçişin şokunu hiçbir zaman tam olarak üzerinden atamamış. Annesinden uzak kalmaktan, okuldan nefret etmiş. Sonunda müstehcen bir fıkra anlattığı için okulundan kovulmuş. 24 yaşında Darling'le kazandığı Oscar'ı kabul için sahneye çıkmasını bir keresinde tüm okulun önünde kendini savunmasınının istenmesine benzetiyor.
Annesi, kızının oyuncu olmasını utanç verici bulmuş ve durumu pek kabullenmemiş. Christie, "Haklıydı" diyor, "Gerçekten de utandırıcı". Ama eğitimi de o yöndeydi. ("İnsanların çoğu, beni sabun köpüğü zannetseler de.") Avrupa'da film çekmek istedi (Truffaut'yla Fahrenheit 451/Değişen Dünyanın İnsanları'nda çalıştı.) ama 'aşk', art arda gelen erkek arkadaşlar, onu ABD'de tuttu. Beatty'nin dışında bu erkekler arasında Terence Stamp ve Donald Sutherland de var.
Hayatında her erkeğin onu farklı şekillerde değiştirdiğini ama en çok Beatty'den etkilendiğini söylüyor. "Bana politik bir bakış açısı verdi ve bu yüzden ona müteşekkirim". (Beatty de Christie'nin bu iltifatına Reds/Kızıllar'ı ona ithaf ederek karşılık verdi.)
Ancak 1970'lerin sonuna doğru ABD'den kaçmak zorunda hissediyor. "Orada delirdiğimi hissediyordum. Los Angeles'a düşüyorsun ve içine çekiliyorsun". O ana kadar en çok annesinin çiftliğinde geçirdiği yaz tatillerinde evinde gibi hissetmiş. O yüzden Britanya'da bir çiftlik satın alıp onunla yaşaması için birkaç arkadaşını yanına davet etmiş.
Bağımsızlığa devam
Şu aralar vaktinin büyük bir kısmını İşkence Mağdurları İçin Tıp Vakfı'yla ilgili çalışmalarla geçiriyor. Yolu, politik çalışmalarından dolayı -konferanslar, gösteri, bağış kampanyası, her ne olursa- ara ara Londra'ya, yine arkadaşlarıyla paylaştığı eve düşüyor. Aile yerine geçen ve çoğunlukla yazar, sanatçı ve sinemacılardan oluşan bu arkadaş çevresi, Christie'nin kendi ailesini edinme yönündeki tüm arzusunun yerine geçmiş. Bunun için çok bağımsız olduğunu, hiçbir zaman muhafazakâr bir ilişkinin parçası olmak istemediğini söylüyor. Beatty'yle deneyiminin de gözünü korkutmuş olabileceğini, sürekli aynı insanla beraber yaşama fikrine hiçbir zaman sıcak bakmadığını da ekliyor. Ama "Yine de bugünlerde ara ara böyle bir ilişkinin çok zevkli olacağını" düşündüğü zamanlar olduğunu belirtmeyi de ihmal etmiyor.
Son filmi, ister istemez dikkatini yaşlanma konusuna çekti. Ünlü arkadaşların suratlarını görmek ya da aynaya bakmak garip bir his olmalı, diyorum. Gülüyor, "60'larda yaşlanacağını bilmezdin. Ama sonuçta yaşlanıyorsun. İnsanlar daha saygınlaşıyor. Warren gibi birini dört çocuğuyla beraber gördüğümde yaşadığımız hayatın mükemmel bir biçimde farkına varıyorsun. Ve müthiş bir ölümlülük hissi geliyor ki bu da neredeyse bir nimet gibi. Birdenbire hayatın anlamının farkına varıyorsunuz". Son filminin yönetmeni Sarah Polley'den bir alıntı yapıyor: "Bellek, aşkı anlamlandırma biçimindir".
Sonuna kadar çalışıp çalışmayacağını soruyorum ama ona senaryo ya da karakter önerileceğinden kuşkulu olduğunu söylüyor. "Hâlâ çok erkek bir dünya". Oynamak istediği karakterlere rastladığı da oluyor. "Bugünlerde en çok kafasında birkaç tahta eksik karakterleri oynamaktan hoşlanıyorum" diyor. "Mantıksız davranmak, senden beklenenleri yerine getirmemek çok eğlenceli". Tüm hayatının bu güdüsüyle açıklanabileceğine dair sakil bir teori öne sürecek oluyorum. Gülümseyerek, "Büyük ihtimalle" diyor, masanın altında çıkardığı kırmızı çizmeleri yeniden giyiyor. Eski alışkanlıklar kolay kolay son bulmuyor. Dışarıda sigara içmeye çok ihtiyacı olduğunu söylüyor.
Tim Adams'in The Observer Review'daki röportajından derlendi.

Ünlü filmleri
Julie Christie, Billy Liar/Yalancı Billy'yle (John Schlesinger) 1960'lar ruhunun perdedeki ilk akla gelen temsilcilerinden oldu. 1966'da en iyi kadın oyuncu Oscar'ını aldığı Darling'de ve Far From the Maddening Crowd/Bir Aşk Yetmez'de yeniden yönetmen John Schlesinger'la beraber çalıştı. Doctor Zhivago/Doktor Jivago (David Lean), Değişen Dünyanın İnsanları (François Truffaut), The Go Between/Arabulucu (Joseph Losey), Don't Look Now/Büyü (Nicolas Roeg) uzun süreli partneri Warren Beatty'yle beraber rol aldığı McCabe & Mrs. Miller (Robert Altman), Shampoo (Hal Ashby), Christie'nin filmografisindeki klasiklerden sadece birkaçı. (Çeviren: Erman Ata Uncu)