Değişmek ve tarafsızlık

Psikoloji kuramlarına kulak verecek olursak, bireyin kişilik yapısının ana iskeleti çocuklukta kurulur. Hayatın sonraki evrelerinde alınan etkilerle ortaya çıkacak değişimler, bu yapının esnekliğiyle sınırlıdır.
Haber: ERENDİZ ATASÜ / Arşivi

Psikoloji kuramlarına kulak verecek olursak, bireyin kişilik yapısının ana iskeleti çocuklukta kurulur. Hayatın sonraki evrelerinde alınan etkilerle ortaya çıkacak değişimler, bu yapının esnekliğiyle sınırlıdır. Yani, Türkçemizde, "Yedisinde neyse yetmişinde odur'' deyişini bir bakıma doğrular psikoloji. Bu yaklaşımı, fazla köşeli, fazla ufuksuz bulabiliriz. Ama şu gerçeği yadsıyamayız: Bireysel davranışlarda değişim gibi görünen, aslında derin ve asal bir kişilik özelliğinin özü aynı kalırken, ifadelendirilişinin değişmesinden ibarettir. Örneğin, asal özelliği çıkarcılık olan birinin, çıkarları doğrultusunda politik tavır değiştirmesi ya da ana özelliği güce tapınmak olan birinin, efendisi güçten düşünce, onu terk edip bambaşka birine kul köle olması gibi.
Bu tarz biçimsel dönüşümlerden öte başkalaşmalar, büyük travmalar sonucu gerçekleşiyor, ama bir süre sonra kişi büyük olasılıkla aslına geri dönüyor. Örneğin, savaş dehşetini yaşamış inançlı bir insanın, her şeye kadir olduğu halde böyle kıyımlara izin veren bir tanrıya inancını yitirmesi, ama yıllar sonra tanrısını yeniden bulması gibi.
Kişinin ana yapısındaki, değişime karşı bu direncin tam tersi, toplu davranışlarda görülür. Shakespeare, Jül Sezar oyununda, Jül Sezar'a hayran toplulukların nasıl kısacık bir sürede onun katillerini bağırlarına basacak hale geldiklerini, sonra da bir hatibin etkisiyle katillere cephe aldıklarını ne yaman bir alaysama ile vurgular!
Siyasi kadroların düşünsel kökenleri elbette önemlidir, gösterdikleri içten ya da yapıntı değişimler de. Ancak, yurttaş açısından sahiden önem taşıyıcı husus, bu kadroların somut tutumlarının yol açtığı etkiler ve sonuçlardır. Yani: 'Ainesi iştir kişinin, lafa bakılmaz!'
Bir siyasi kadro, Batı sermayesiyle iç içe geçip vaktiyle hayal bile edemeyeceği rahat ve güçlü bir hayata konduktan sonra, bu kadronun kişisel inancında veya din-toplum ilişkisi, üstüne kişisel düşüncelerinde neyin değişip değişmediği doğrusu yurttaş olarak kimseyi ilgilendirmez. Böyle bir deneyim, olsa olsa, insan denen varlığın fırıldaklığı üstüne kafa yoran romancıların konusu olabilir. Yurttaşı etkileyense uygulamadır.
Son günlerin gelişmeleri üstüne, akıllı fikirli bilinen kimi yazarların kalemlerinden dökülenleri yerli ve yabancı basında, ibretle okuyorum: 'AKP henüz hiçbir şer'i yasa geçirmemiş, dolayısıyla şeriatçılıkla suçlanamazmış!' Anayasa değiştirilmeden böyle bir yasa çıkartılabilir mi? Toplumda somut değişimler fiilen gerçekleştirilmeden, böyle bir Anayasa değişimine Türkiye kamuoyu izin verir mi? İşler bu raddeye gelirse, geri dönüş mümkün müdür? Herkesi, bu arada beni de ürküten darbe, asıl o zaman gerçekten gündeme gelmez mi! Toplumda somut değişimlerin fiilen sağlanması için, hangi yollara başvurulabilir?
1. Laikliği koruyan -özellikle eğitimle ilgili- yasaların uygulanmaması,
2. Bürokraside şeriatçı kadrolaşma: Tarikat mensubu olmayanların bugün bürokrasiye kabul ve orada yükselme şansı acaba nedir?
3. Şeriatçı kesimin mali açıdan güçlenmesi,
4. Kitlelerin beyninin ödül/sopa yöntemiyle ve gövde gösterileriyle (örneğin Cuma günleri Ankara Kızılay metro istasyonundaki toplu namazlar) yıkanması.
Bu dört yöntemin bugün Türkiye'de geçerli olmadığını, kanıtlarıyla birlikte ileri sürebilecek babayiğit var mı?
'İktidar kadrolarının gönlünde yatan aslan şeriat düzeni değilmiş de sadece liberal ekonomiymiş!' Bunun ne önemi var? Doğa kanunudur: Koyunun her zaman daha koyusu bulunur ve koyu her zaman açığı yener, koyulaştırır! AKP şeriatçı çevrelerle flörtü sürdürdükçe, yukarıda kaydedilen dört toplum mühendisliği yolundan geri dönmedikçe, şeriatçı kesime verdiği ödünlerin partiyi nereye savuracağını, denetimi hangi noktada yitireceklerini önder kadrosu dahi kestiremez!
Mahfiyetkâr olmak
Türkiye Müslümanlığının geleneği, eskilerin deyimiyle 'mahfiyetkâr' olmasıdır. Yani gösterişe kapalı, içe dönük. Türkiye Müslümanlığı, Hz. Muhammet'in doğumunu, tüm İslam aleminin halifeliğini üstlenmiş Osmanlı padişahları zamanında beri, Hicri takvimle her yıl farklı güne rastlayan Mevlid (doğum) Kandili ile kutlar. Süleyma Çelebi'nin 'Mevlut' diye bilinen ulu şiiri, bu amaçla yazılmış, Türk ve giderek dünya kültürüne mal olmuş bir güzellemedir. Hal böyleyken, Müslümanlığın, şahsını öne çıkartmayı doğru bulmayan, mezarını bile, puta dönüşmemesini sağlama almak için silikleştirmeyi dileyen kurucusunun doğumunu, Miladi takvime uyarlayarak, büyük toplumsal gösterilerle şamataya dönüştürmenin, bu büyük insanın anısına saygı mı yoksa saygısızlık mı olduğu tartışmasını din ulemasına bırakarak, bu gösterilerin yerinin, her dinsel kökenden öğrenciye aynı uzaklıkta durması gereken ulusal eğitim kurumları olmadığının altını çizmek istiyorum.
Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar ve hatta Doğu Akdeniz'in geleneksel giyiminde kadın, hangi dinden olursa olsun, başını örter. Gelenekselin dışına çıkan, örtmez. Şimdi, kimi değerli aydın hanımlara ve beylere sormak isterim: Türkiye 1980'lerden beri fiili bir giyim reformu yaşadı. Alnı, saçların ve gerdanın bir bölümünü açıkta bırakan geleneksel baş örtüsü değişti, tarikatların üniforması haline dönüştü, eşarbın rengi, düğüm sayısı ve biçimi gibi ayrıntılara dahi özen gösterilerek. Bu dönüşüm, kimi kez -evet- bireysel iradeyle, kimi kez cehennem korkusuyla, bazen paranın şen şıkırtısıyla, bazen iş bulabilmek uğruna; çoğu kez toplumun, mahalle, aşiret ahlakı vs. türünden bağnaz davranış biçimlerine çabuk kayan yollar aracılığıyla bireye uyguladığı baskı ile, hemen her zaman erkek zoruyla (1) ve biraz da yeni bir kariyer alanı olarak beliren siyasi İslamcılıkta yükselmeyi uygun bulmuş kimi kadınların hırsıyla gerçekleşti. Bu macera yaşanırken, sizler neredeydiniz? Hiç mi yolunuz taşraya düşmedi, köye, kasabaya, kıyı mahallelere? Oralarda, kadınların üstündeki dinci-erkekçi baskıdan hiç mi haberiniz yok? Evinizi temizleyen, işyerinizde çayınızı getiren ve bir ömür boyu varoşta çile dolduran insanlarla hiç mi samimi bir hasbıhal paylaşmadınız? Olayların doğası gereği sessiz kalmaya mahkum bu insanların üzerindeki evet, 'sivil' ama ne yazık ki nefes aldırmayan baskıyı hiç mi teninizde duyumsamadınız!.. Bunların 'müsebbibi' AKP mi, deyişinizi işitir gibiyim. Sebebi değil, sonucu ve nesnel göstergelere göre sürdürücüsü!
Sakın bana tarafsızlıktan söz etmeyin! Kritik durumlarda yakışık alan, seçim yapabilme cesaretini gösterebilmek ve bu seçimin sorumluluğunu üstlenebilmektir! Tarafsızlığınızın ceremesini başkaları çekiyorsa, sokağın çamurunun sözde- üstündeki konumunuzun yüce bir yanı yoktur ve durumunuz, nasılsa çamurun sizin üstünüze sıçramayacağı sahte güvenini yaratan rahat ve korunaklı hayatlarınızın duyarsızlığından ibarettir!
Bireysel kararlılık
Cumhuriyet mitinglerini hor görüyorsunuz! Niçin? Şu özürlü demokrasimiz için sevinmelisiniz. Tahriklere kapılmayan, şiddete başvurmayan, yurttaş sorumluluğunu efendice yerine getirmekle yetinen uygar insanlar da yetiştirebilmişiz! 'Ne takunya ne postal!' söylemini azımsıyorsunuz. Peki, sizin muhteşem tarafsızlığınızın şeriatçı kesime cesaret verip bir tür meşruiyet kazandırabileceğini hiç mi aklınıza getirmiyorsunuz? Mitinglerin düzenleyicilerinin çoğu 'orta sınıf' mensubu diye, katılımcıları bu sınıfın dar sınırlarına hapsetmek istiyorsunuz. Toplumun her kesiminde sessizce ezilen bireylerin nihayet bu toplantılarda seslerine kavuşabildiklerini, alanlara çıkanların çok önemli bir kısmının topluluk psikolojisinin oynak dalgalanmalarına uyarak değil, bireysel kararlılıkla orada bulunduklarını görmek istemiyorsunuz. Konuşmacılar arasındaki, hayatları apaçık bilim kadınlarını askerin gizli aracı olarak gösterme gayretleri ise, bir 'abes' yarışması düzenlense ödül alacak nitelikte! Sayıları milyonlara yaklaşan bunca bağlantısız bireyi biraraya toplayanın askeri otorite olduğunu düşünmek, teknoloji çağının değme bilimkurgu yazarının hayal gücünü bile aşar! 'Katılanlar CHP'liymiş!' CHP'nin bu kadar oy potansiyeli olaydı, durum zaten bambaşka seyrederdi!
Burada başka bir şey söz konusu: Evet, katılımcılar elbette ulus ve Atatürk devrimleri bilinciyle ve sevgisiyle davranıyorlar. Aynı zamanda laik Cumhuriyeti savunan bireyler, canlarını ve gövde bütünlüklerini ancak bayrak ve Atatürk simgelerinin altında güvenceye alabiliyorlar! Hükümetlerin buyruğu, izni ve bilgisi dahilinde hareket etmekten başka bir varoluşu ve işlevselliği bulunmayan polis gücünün, dinsel simgeler dışında, sadece Türk bayrağı ve Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi şahsiyeti karşısında duraksayacağını kestirebiliyorlar! 1 Mayıs 2007 günü, 30 yıl önce aynı alanda katledilmiş sosyalistlerin anısına Taksim'e çiçek koymak isteyenlerin uğradığı muameleyi, ekranlarda gözlerimizle gördük! Aynı akşam, beyazcamda, günümüz siyasi iktidarını özgürlük ve demokrasi şampiyonu gibi sunmak isteyen eski sosyalistleri izlerken, kendini hâlâ solda hissedebilen bir yurttaş olarak derin üzüntü duydum! Merak eden olursa söyleyeyim, başkentin göbeğinde yaşayan benim gibi yurttaşlar, küçük ve silahsız öğrenci gruplarının gösterilerinin bastırılması sırasında, biber gazı dehşetine her yıl birkaç kez uğruyoruz. Gazın geldiği bölgeden ters yöne, gözyaşlarınız aka aka, öksüre tıksıra süratle uzaklaşmazsanız, coplanmayı göze alıyorsunuz demektir. Ya, hanımlar beyler, gerçek hayat, sizlerin kafalarınızda kurduğunuza benzemiyor!
Olanlardan iktidarı sorumsuz addetmeye çalışanlar, aynı temcit pilavını önümüze süre süre bizleri, yurttaşları koşullandırmayı mı umuyorlar! O zaman anımsatalım, bizler insanız, 'Pavlov'un köpeği' değil!

1. Sayın Başbakan'ın sayın eşi, 16 yaşındayken ağabeyinden yediği tokat üzerine örtündüğünü basına açıklamakta beis görmemişti.