''Deli diye başlık atarsan...''

Kendisiyle tanışmamız, aslında bir iki yıl önce bir festivalde gösterilen Türk Alman yönetmen Buket Alakuş'un Anam'ıyla olmuştu. Uyuşturucuya kapılmış bir gencin Almanya'da yaşayan göçmen annesini öyle şahane oynamıştı ki, bayılmıştık.
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

Kendisiyle tanışmamız, aslında bir iki yıl önce bir festivalde gösterilen Türk Alman yönetmen Buket Alakuş'un Anam'ıyla olmuştu. Uyuşturucuya kapılmış bir gencin Almanya'da yaşayan göçmen annesini öyle şahane oynamıştı ki, bayılmıştık. O filme herkesin bayıldığını kendisi de söylüyor. "Japonya'da Japonlar filmin galasından sonra koynumda ağladı" diyor gülerek. Oynadığı Kebap Connection'ı hatırlarız. Ve son olarak Fatih Akın filmi Yaşamın Kıyısında'da arzı endam ediyor. Ama ne arzı endam etmek. Çünkü kendisi de annelerimizin deyişiyle vitrin gibi kadınlardan. Çok alımlı. Çok da sevimli. 20 yıldır Almanya'da yaşayan, sinema, tiyatro yapan ve şiir ve kitap yazan Nursel Köse'yi merak ettiğimize değdi.
Ayıptır söylemesi fahişeyi mi oynuyorsunuz filmde?
Ayıp değil, dünyanın en eski mesleği. Berlin'de 1870'lerden beri bir sokak var. Ve kadınlar kendi kendilerini idare ediyorlar. 60 yaşına kadar hatunlar var. Derileri filan çekince onlar vay oluyordum ben. Onlar bana çok yardım ettiler. Orada bir hafta geçirdim. Bir sokak kadınını oynamak klişelere kaymak demektir. Benim tedirgin olduğum şey de klişeleşmektir. 2005'in sonuna doğru Fatih Akın bu rol için benimle konuştu. Fatih oyuncularla konuşarak karakteri yaratıyor. Benim rolümü de çok konuştuk. Tamam fahişe ama eninde sonunda bu kadın Anadolulu. Bütün bunları taşıyan bir kadın olsun istedim. Aslında tam klişeydi rol. Türk, illegal, anne... "Fatih daha klişe lazım mı?" dedim, "Bu kadar yeter" dedi!
Yeter'in başka ciddi dertleri de var değil mi?
Bu film altı biyografiden oluşuyor. Altı karakter, altı yaşam biçimi. Bu insanların hayatları tesadüflerle birbirine teğet geçiyor. Birbirini etkiliyor. Bunların içinde bir Alman anne kız, bir Türk anne kız var. Nurgül Yeşilçay benim kızım. Yeter, Maraş olaylarını yaşamış, eşini kaybetmiş. Tek amacı var, kızının üniversite okuması. Annem de bana derdi, altın bileziğin olsun diye. Aslında Yeter mesela annemden de parçalar taşıyordu bu anlamda. Ama çileli bir anne değil, başı dik.
Set nasıldı?
Tuncel Kurtiz'le çalışmak doktora tezi yazmak gibi. Oynamasını da çok iyi biliyor eğlenmesini de. Fatih'e ise oyuncu olarak çeşitli şeyler sunuyorsanız, Fatih onların arasından seçiyor. "Üç gram az oynar mısın, yedi gram fazlalaştır" filan diyordu. O gramları anlamak biraz zor tabii!
Yeter'inkini öğrendik, siz niye Almanya'ya gittiniz?
Ben Malatya'da liseyi bitirince üniversite okumaya gittim Almanya'ya. Ablam yaşıyordu orada. Yedi kardeşten biri yani. Köln Üniversitesi'nde mimarlık okudum. Her genç kız özgürlüğünü alabilmek için ana babaya bir diploma hediye edecek, başka yolu yok! Okul bitince bir süre mimarlık yaptım. Ama ortaokuldan beri tiyatro yapıyordum. Mimarlık okurken dans ettim, folklor oynadım, tiyatro yaptım ama çok amatörce. Zamanla ülkenin sorunlarını görüyorsunuz. Almanya'da zorla Türk yapılıyorsunuz. Onlar öyle özellikler bulup size yapıştırıyorlar ki...
Karakafalılık durumu asla bitmiyor galiba.
Bütün Türklerin hesabı sizden soruluyor. 92'den beri tiyatro yapıyorum, oyunla ilgili bir şey sorulmaz, başörtün nerede, abin dışarıda beklemiyor mu gibi şeyler soruyorlar. Bu ülkede söyleyecek çok şeyim var dedim. Almanya'da ilk yabancı kadınlar kabaresini kurdum. Beş kadındık, "Yer Kozmetikçileri" diye.
Ne oynuyordunuz?
90'lardan sonra yabancı düşmanlığı arttı. Solingen vs. İki konumuz vardı: Yabancı düşmanlığı ve kadın olmak. Seyircilerin yüzde 99'u Alman'dı. Bazı bölgelerde Almanlar hayatlarında canlı bir Türk görmemişlerdi, nedir diye bakıyorlardı! Almanya'da her ne meslekten olursanız olun, onların gözünde göçmen olarak hep temizlikçi kadındık. Oyuna saf, naif temizlikçi kadınlar olarak başlıyorduk sempatik sempatik, sonra da bu gördüğünüz kalıpların ardında hayatlar, sevgiler, acılar, umutları var ve onlar insan diyorduk.
İnanmayacaksınız ama aynen sizin gibi...
Tam da o! Bunları çok keyifle izliyorlardı. Almanların bazıları hakikaten de bizim temizlikçi kadın olduğumuzu sanarak geliyordu, ama sahnede Almancayı onlardan iyi kullanınca şaşıp kalıyorlardı. Bugün de yine Serpil Ak'la iki kişilik bir kabare grubumuz var ama artık ne yabancı, ne kadın kabaresi yapıyoruz. "Arabesk" isimli bir gösteri yapıyoruz.
Almanlar aştı mı bu durumu yani?
Onlar aştı mı bilmem ama ben aştım! Yaptığım işten dolayı "bu başardı, aferin" demeleri başka bir tür ayrımcılık. Gene de başarılı Türk oyuncu lafları var ama o beni ilgilendirmiyor artık. Sinemada da Türk kadın deyince zavallı, ezilen, anne olması sevimsizdi. Bazen rol yazılmıyordu bile, 40 yaşında bir anne, tamam! Bir kere sormuştum, "Bu anneyi nasıl düşündünüz" diye, Alman yönetmen "E işte Türk annesi" dedi! Ama ben onu farklı, orijinal, kabul edilebilir bir hale getiriyorum. Çünkü oyunculuk biraz kafayı yemiş, hasta, çok kişilikli olma hali. Normal yaşamda böyle insanları akıl hastanelerine koyuyorlar, oyunculukta alkış ve ödül alıyorsunuz, üstüne para bile veriyorlar. Şizofren yapınızı rahat yaşayabileceğiniz bir alana sahip oluyorsunuz.
Şimdi de Kartallar Yüksek Uçar'da oynuyorsunuz.
Türkiye'de çalışmak istediğim için kabul ettim. Yurtdışında ne yaparsanız yapın, burada galiba yol dizilerden geçiyor. Abdullah Oğuz'la çalışmak hoş. Rol de şizofrenik...
Bunlar yetmedi galiba şiir kitaplarınız var, radyo tiyatroları da yazıyorsunuz, üstelik Almanca...
Şiirleri Türkçe yazıyorum, Almanca'ya çevrildi. Radyo tiyatrosunu, kabareyi Almanca yazıp Almanca oynuyorum. Söyleyeceğim çok şey var herhalde onun için. Şizofren kişilikten kaynaklı herhalde. Ama bak Nursel Köse deli diye başlık atarsan öldürürüm seni!