Demokrasi eksiği

Son iki haftadır Radikal İki'de, hem dünyada hem de Türkiye'de demokrasinin ciddi bir ikilem yaşadığı üzerine görüşlerimi okurlarla paylaşıyorum.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Son iki haftadır Radikal İki'de, hem dünyada hem de Türkiye'de demokrasinin ciddi bir ikilem yaşadığı üzerine görüşlerimi okurlarla paylaşıyorum. Bu ikilem, demokrasinin bir taraftan hemen hemen tüm siyasi, devlet, ekonomik ve sivil toplum aktörleri tarafından bir "retorik" ya da bir "söylemsel araç" olarak kullanılırken, diğer taraftan da bu kullanım tarzı içinde içinin boşaltılması, bu nedenle de ciddi bir yıpranma ve aşınma tehlikesiyle karşı karşıya kalmasıyla ortaya çıkıyor. Bu yazılarda, dünyada ve Türkiye'de demokrasinin yaşadığı bu ikilemin ve tehlikenin kaynakları olarak da, 1980'lerden, özellikle de 1990'lardan bugüne yaşanan dört gelişmenin olduğunu önermiş ve bu gelişmelerin kısa bir çözümlemesini sunmuştum. Kısaca hatırlarsak, bu kaynakları da, "siyasetin güvenlikleştirilmesi", "siyasetin pazarlaştırılması", "kamusal tartışmanın gerilemesi" ve "siyasi partilerin işlevsizleşmesi" olarak adlandırmıştım.
Laik orta sınıf ve krizi
Bu son yazıda, demokrasinin ikilemi ve yaşadığı gerilimi ortaya çıkaran bu kaynaklar temelinde geçen hafta Türkiye bağlamında yaptığım çözümlemeye devam edeceğim. Bilimsel olarak gözardı edemeyeceğimiz, rahatsız edici olsa da kabul etmemiz ve hepimizin üzerinde ciddi olarak düşünmesi ve tartışması gereken şu saptamayı yapmak istiyorum: Bugün Türkiye'de, hem demokrasinin yaşadığı ikilemin hem de demokrasinin içinin doldurulması, derinleştirilmesi ve topluma yaygınlaştırılması için temel gönderim noktası, AKP ya da İslami kimliğin siyasallaşması ve bugün Türkiye'yi yönetme konumuna gelmesi değil, aksine 1923'ten başlayarak Türkiye'de modernleşme ve kalkınma sürecinin temel aktörü olan "laik orta sınıfın" 1980'lerden, özellikle 1990'lardan başlayarak günümüze gelen, giderek de artan siyasi, zihniyet-temelli ve ideolojik krizidir. Eğer demokrasinin içinin boşaltılmasının temel kaynakları olarak, "siyasetin güvenlikleştirilmesi", "siyasetin pazarlaştırılması", "kamusal tartışmanın gerilemesi" ve "siyasi partilerin işlevsizleşmesi" olarak adlandırdığım gelişmeleri görmek doğruysa, o zaman bu kaynaklar temelinde yapacağımız bir Türkiye çözümlemesi bizi şu gerçeğe götürecektir: Laik orta sınıf, bu kaynakların hem "taşıyıcı aktörü/öznesi" hem de bu kaynaklardan faydalanan farklı siyasi partiler, devlet seçkinleri ve toplumsal hareketler ve örgütler tarafından kendi meşruiyetlerini kazanmak için kullanılan bir "ideolojik araç/nesne" oldu.
Bunun sonucu olarak da, hem özne olma hem de araç olarak kullanılma işlevleri içinde, laik orta sınıfın 1923'lerden 1980'lerle kadar, bir "motor ya da itici güç" olarak, yaşama geçirdiği "modernleştirici", "kalkınmacı" ve "toplumu dönüştürücü" niteliklerinden 1990'lardan bugüne giderek uzaklaştığını ve giderek korkulara ve endişelere teslim olduğunu görüyoruz. Bu kriz durumu da, laik orta sınıfın, farklı derecelerde, bir "güven", bir "kimlik" ve bir "zihniyet" krizi olarak tezahür ediyor. Ve bu sınıfın, esasında motor ve itici güç olarak hareket etmesi gerektiği demokrasi alanından uzaklaşması sonucunu doğuruyor. 1990'lardan bugüne demokrasiden kopmanın adı da, işsizlikten yoksulluğa, bölgesel eşitliksizden kimlik-temelli tanınma taleplerine, eğitim alanından insani kalkınmaya, hukuksuzluktan günlük yaşam şiddetine kadar Türkiye'nin yüz yüze olduğu reel sorunlara çözüm bulacak siyasi aktörleri, politikaları ve yönetim anlayışı üretmek yerine, "devlet güvenliliğini ve cumhuriyet rejimini korumak" gibi bir güvenlik siyasetini üretmek ve yeniden üretmek oluyor.
'Güvenlik', 'pazar', 'tüketim'
Laik kesimin, yine altını çizelim, bir bütün olarak, ama farklı derecelerde yaşadığı bu kriz durumu kendisini, siyasi düzeyde, siyasi partilere değil, siyaset dışı mekanizmalara güvenme yoluyla gösteriyor. Bu bağlamda laik orta sınıfın, devlet güvenliği ve rejimi koruma adı altında, merkez sol ve merkez sağ partileri zorlamak, değiştirmek, toplumsal sorunlara çözüm bulacak partilere dönüştürmek yerine, giderek askeri bürokrasiye ve yargı bürokrasisine güvendiğini görüyoruz. Ya da ekonomik zenginlik adına, bu sınıf içinde yer alan, özellikle de ekonomik aktörlerin, giderek pazar mekanizmaları içinde kendilerini aşırı bireycilik, toplumsal sorunlara ilgisizlik, zenginlik, tüketim kalıplarına dayalı kimlik tanımlarına gitmek vb. eğilimlere bıraktıklarını görüyoruz. Güvenlik, pazar ve tüketim tercihleri, modernleşme, insani kalkınma, demokratikleşme, toplumsal refah ve adalet söylemlerinin, istençlerinin yerini alıyor. 1990'lardan bugüne laik orta sınıfın sosyolojik, zihinsel ve kültürel bir çözümlemesi, bu sınıfın, kendi tanımlayıcı niteliği olarak, bir taraftan "güvenlik, pazar ve tüketim" ekseninde hareket ederken, diğer taraftan da iyi ve adaletli toplum yönetimi olarak anlaşılması gereken siyasetten giderek uzaklaştığını ortaya koyuyor.
Merkezin çöküşü ve söylemsel kutuplaşma
Laik orta sınıfın bugün yaşadığı krize iki örnek verelim. Birinci örnek olarak, 1990'lardan bugüne bu sınıfın yaşadığı krizin tezahürleri olarak, en başta siyasi temsilini sağlayan merkez sol olmak üzere, merkez sağ partilerin, giderek siyasi temelde marjinalleşmesi sürecini verebiliriz. En tipik örnek olarak da, CHP'yi. CHP bugün, siyasi marjinalleşme sürecini yaşıyor, bu sınıfın yaşadığı korkular ve güvensizlikler sonucu verdiği oylarla siyasetteki varlığını sürdürüyor, kendisine oy verenlerin bile kızdığı ve güvenmediği bir parti olarak algılanıyor. CHP, siyasetin güvenlikleştirilmesinin ve siyasetin pazarlaştırılmasının ve siyasi partilerin işlevsizleşmesinin bir örneği olarak hareket ediyor. Laik orta sınıftan oy alıyor, toplumsal sorunların çözümü yerine, devlet güvenliği ve cumhuriyet rejiminin korunması ideolojisi üzerine varlığını sürdürmeye çalışıyor. Ama ilginç olarak, laik orta sınıf, ne bu partiyi düzeltmek için ciddi bir zorlamada bulunuyor, ne de bu partiye alternatif bir siyasi oluşumu yaşama geçiriyor. Kızıyor ama hâlâ bu partiye oy veriyor. Sonuçta ise oylarını artıran, Türkiye'yi yöneten AKP oluyor.
İkinci örnek, laik orta sınıfın son yıllarda ürettiği söylemsel kutuplaşma, daha somut söylersek, "ulusalcılık-ikinci cumhuriyetçilik tartışması". Bu siyasal ve söylemsel kutuplaşma temelinde yapılan tartışmanın taraflarına bakarsak, her iki tarafın da laik orta sınıf içinden geldiğini görüyoruz. Bir taraf siyasetin güvenlikleştirilmesini kendine öncül alırken, diğer taraf siyasetin pazarlaştırılmasını kendine öncül alıyor. Güvenlik-pazar, cumhuriyet-demokrasi, rejim-birey kutuplaşması içinde yapılan tartışma, ne toplumsal sorunlara çözüm üreten bir nitelikte ne de Türkiye için iyi ve adaletli bir toplum yönetimi üreten bir amacı içeriyor. Her ikisi de, kamusal tartışmayı geriletiyor, her ikisi de kamusal yararı ve kamusal tartışmayı güvenlik-pazar kutuplaşmasına ikincil konuma götürüyor. Laik orta sınıf, böylece, toplumu kapsayıcı ve toplumsal sorunlara çözüm üreten bir kamusal tartışma yapmak yerine, kendi içinden çıkan bir söylemsel kutuplaşmaya, diğer bir deyişle, "ulusalcılık-ikinci cumhuriyetçilik tartışması"na kendisini hapsediyor.
Laik orta sınıfın bu krizinin çok önemli bir sonucu var. Bu da, 1994'te başlayarak bugüne gelen İslami kimliğin siyasallaşma, dönüşüm süreci ve bir "muhafazakâr-demokrat merkez sağ partisi", bir "muhafazakâr modernleşme projesi" olarak bugün Türkiye'yi yöneten AKP toplumsal gerçekliği. AKP üzerine çok tartışmamız gerekiyor. Bu tartışmayı yapalım ama yapmamız gereken esas tartışma alanının, laik orta sınıfın bugün yaşadığı kimlik, güven ve zihniyet krizi olduğunu düşünüyorum. Hepimiz, bu sınıfın üyeleri olarak farklı derecelerde bu krizi yaşıyoruz. Fazıl Say'ın "ülkeden gitme" serzenişi, esasında AKP eleştirisinden daha çok, kendi sınıf kimliğinin krizini dile getiriyor. Cumhuriyet mitingleri bu krizin farklı derecelerde dillendirilmesinin bir toplam görüntüsünü bize veriyordu. Türkiye modernleşmesinin muhafazakârlaşması ve demokrasinin yaşadığı ikilem, her şeyden önce, laik orta sınıfın bir zamanlar taşıdığı ama giderek kaybettiği "modernleşmenin, kalkınmanın ve demokratikleşmenin motor ve itici gücü olma niteliği"nin sonuçları olarak görülmeli. Söylemsel ve siyasal kutuplaşmalar yerine, laik orta sınıfa kaybettiği niteliklerini tekrar kazandırmak için, bu krizi kabul etmeli ve tartışmalıyız.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.