Demokrasiyle ve egemenlikle ilgisi yok

Hiçbir şey değişmedi, kimse rahatlamadı, sermaye sahiplerinden başka. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü Cumhurbaşkanlığı için aday göstermesinin ardından, sermayenin ne kadar sözcüsü varsa, Güler Sabancı'dan MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat'a...
Haber: ERTUĞRUL KÜRKÇÜ / Arşivi

Hiçbir şey değişmedi, kimse rahatlamadı, sermaye sahiplerinden başka. Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'ü Cumhurbaşkanlığı için aday göstermesinin ardından, sermayenin ne kadar sözcüsü varsa, Güler Sabancı'dan MÜSİAD Başkanı Ömer Bolat'a, DEİK Başkanı Rona Yırcalı'ya kadar hepsi sıraya dizilmişler Tayyip Erdoğan'ın Gül'ü aday göstermekle "ne kadar yüce bir fedakârlık", "ne kadar iyi bir tercih" yaptığını dillendirmek için... Neredeyse sermayenin bütün kesimleri.
Bunda da haksız sayılmazlar çünkü, AKP Abdullah Gül'ü aday göstererek, bütün muhalefetini Tayyip Erdoğan'ın Çankaya'ya çıkmasını engellemek üzerine kuran CHP'nin ajitasyonunu boşa çıkarmış, Gül'ün şahsında içeriye ve dünyaya Türkiye'nin düzenini küresel kapitalist düzenle, neoliberal ekonomik politikalarla uyum içinde sürdürme kararlılığını dile getirmiş, dahası AKP içi dengeleri de gözeterek, tek parti hükümetinin çatlamasını önlemiş oluyor.
Büyük sermaye için bundan iyisi can sağlığı. Çünkü, AKP böylece bir yandan CHP'nin Tayyip Erdoğan'ın aday gösterilmesi halinde yaratma tehdidinde bulunduğu politik kriz olasılığını önlüyor; sermayenin başlıca kaygısı olan "istikrar"ı sürdürme görevini yerine getiriyor. Öte yandan seçilirse, "eşi türbanlı" olduğu gerekçesiyle yüksek yargı, üniversite ve ordu ile karşıtlaşması kaçınılmazlaşan Cumhurbaşkanı, kendi seçmeni dışında, biricik meşruiyet dinamiği olarak, uluslararası kapitalizmin onayını sürdürmesine bağımlı hale geliyor. Sermayenin coşkusu bundan!
Toplumsal muhalefetin çıkmazı
Sermayenin coşkusuna şaşacak bir şey yok. Peki, "sosyal demokratlık" iddiasıyla, neoliberal politikaların mağdurlarının, parlamentoda temsil edilemeyen güçlerin, temsiline talip olan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın sevincine ne demeli?
Bu, Deniz Baykal ve CHP'sinin açmazı. Onlar, bir yandan boylu boyunca dahil oldukları "psikolojik harekat" planları gereğince Cumhurbaşkanlığı seçimini laiklik-şeriat gerilimine dayandırmak, özel aygıtlar eliyle körüklenen milliyetçilik dalgasına binmek zorundaydılar.
Öte yandan büyük çoğunluğu türbanla sorun yaşamayan ya da başını örten kadınlar ile eşleri ve ailelerinden oluşan muazzam seçmen kitlesinin karşısında da Çankaya'da "eşi türbanlı" Cumhurbaşkanı istemediklerini açıkça söylemekten kaçınmak zorundaydılar. Bu, "tavşana kaç, tazıya tut" stratejisinin başarısının tek göstergesi olabilirdi: Tayyip Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmaması. Baykal'ın Gül'ün aday gösterilmesini "demokrasi"nin -yani kendisinin- zaferi ilan etme saçmalığının mantığı burada.
Baykal'ın CHP'sinin bu politikası AKP'nin ekonomik ve toplumsal politikalarına karşı yoksullar, işçiler, köylüler, aydınlar, gençler ve kadınlar arasında oluşan derin ve köklü muhalefeti şeriat-laiklik eksenine yıkarak yönsüzleştirdi. Rejimi kendi doğasından kaynaklanan bunalımının bütün sonuçlarıyla yüzleşmekten kurtardı. Sonuçta sermaye sahiplerinin, devletinin tepesinin yekpare bir neoliberal yönelimde bütünleşmesi arzularının ne kadar sürebileceği meçhul olsa da- tam olarak doyurulmasına katkıda bulundu.
Deniz Baykal'ın CHP'si Gül'ün adaylığının açıklanmasından sonra takındığı tutumu sürdürdükçe, erken ya da zamanında yapılacak seçimlerde, bugün sahip olduğu kadar desteği bile elde edebilirlerse kendisini kutlamalı. Bu politika ne Tandoğan meydanında toplanan cumhuriyetçilerin beklediği kadar pür laikçi ne de 14 Nisan'da oraya bambaşka saiklerle de gelen beyaz yakalı emekçilerin ve esnafın toplumsal ihtiyaçlarının tercümanı olacak ölçüde plebiyen.
Onunki, generallerin beklediği kadar statükocu sadece. Oysa statükonun aktif savunusunun rantına talip olan başkaları da var: MHP, BBP vesaire. CHP işte bu "Kurtlar Vadisi"nde bir istikbal aramaya mahkum kendisine...
AKP profilini yükseltti
Abdullah Gül, henüz Cumhurbaşkanı seçilmedi, muhalefet partileri, AKP'yi erken seçime zorlamak için, ilk turdan başlayarak parlamentoya girmeyebilir ve sadece AKP oylarıyla seçilen Gül'ün Cumhurbaşkanlığı pekâlâ Anayasa Mahkemesi'nde karara bağlanacak duruma gelebilir. Ancak, Tayyip Erdoğan ve AKP, Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecini kendi diledikleri gibi, olası bütün engellemeler karşısında mağdur konumunu çok önceden parselleyerek yönettiler. Doğrusu, bundan sonra Gül Cumhurbaşkanı olsa da olmasa da, AKP Türkiye'yi kendi temposuna uyduracağı bir erken seçime taşıyacak manevra yeteneğini kazandı. Türkiye'deki hiçbir politik güç bu seçime AKP'den daha fazla hazır olmadığı gibi, elinde AKP kadar çok koz da tutmuyor. Ancak AKP'nin açmazı, toplumsal ve kültürel olarak Türkiye'de kapladığı hacimle orantısız bir formel politik ve idari gücü eline geçirmiş olması. Bu eroin bağımlılığı gibi bir şey. AKP bir politik örgüt olarak bu hazdan asla vazgeçemeyecek kadar devlet gücüyle elde edilen servet ve kudrete bağımlı artık. Bu konumu AKP'yi ve yönetici çekirdeğini, tıpkı bir madde bağımlısının satıcıya bağımlılığı olması gibi, ordu ve büyük sermayenin ve uluslararası kapitalizmin bir dediğini iki etmeyeceği bir konuma mahkûm kılıyor.
CHP ve öteki muhalefet partilerinin, yazar yorumcu tayfasının Tayyip Erdoğan ya da Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığını önlemek gailesiyle, cumhurbaşkanlığını, uzlaşmanın, hoşgörünün, demokrasinin adaletin beşiği, toplumu kucaklayan bir şefkat yuvası olarak sunmasına ise hiç aldanmamalı.
Gerçekte, toplumun kendisini yönetmek için bir cumhurbaşkanına ihtiyacı yok. Cumhurbaşkanlığına, 12 Eylül rejimince devletin ayrı ayrı kuvvetlerinin politik birliğini temsil eden bir simge olmanın ötesinde, tanınmış olan "yürütmenin başı" gücü, esasen askeri diktatörlülük sivil bir kostümle sürdürülebilsin diye tasarlanmıştı. Ancak Türkiye'de, bölgede ve dünyada çok hızlı gerçekleşen toplumsal ve politik toprak kaymaları sonucunda bu güç, şimdi kökleri askerin 28 Şubat'ta saf dışı ettiği gelenekten gelen bir partinin eline geçiyor. Türkiye'de kurulu düzenin güçleri arasında kopan kıyamet bununla ilgili; hakimiyetin servet ve güç sahipleri arasında nasıl paylaşılacağıyla ilgili, demokrasiyle ya da halk egemenliğiyle değil.
Sosyal cumhuriyet
- Halk egemenliğinin gerçekleşmesi için güçlü bir cumhurbaşkanı değil, halk karşısında hiçbir gücü olmayan bir cumhurbaşkanı gerekir.
- Halkın yönetime katılması için barajlar ve azınlığın çoğunluk edildiği bir parlamenter maskaralık değil, yerel yönetimlerden başlayarak, ulusal parlamentoya kadar her aşamada her bir bireyin sözünün ve oyunun hesaba katıldığı ve yönetime yansıtıldığı bir temsil düzeni gerekir.
- Laikliğin garanti altına alınması için dinin devlet alanından tamamen dışlanması, din işlerine kamu kaynağı tahsis edilmesine son verilmesi, Anayasa'dan zorunlu din öğretimin çıkarılması, bilimsel eğitimin anaokulundan üniversitenin tepesine kadar egemen kılınması gerekir.
Oysa, "Komünizmle mücadele", kanun ve düzeni garantiye alma, sermayenin çıkarlarını sonsuza kadar koruma adına bunların tam tersini, gücün, her şeyin üç İslamcı ya da beş generalin ağzına bakacak kadar tepede toplandığı bir karikatür rejimi topluma dayatanlar şimdi, rejimin tepelerine yaklaşanların "eşleri türbanlı" diye onları göreve çağırmamızı, toplumu ayaklarının altına almalarını meşrulaştırmak için seferber olmamızı bekliyorlar. Her 10 yılda bir yaptıkları gibi. Zaman su gibi akıyor, 28 Şubat'tan bu yana 10 yıl geçmiş! Demek ki, Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç yalnız başlarına değil de Deniz Baykal, Erkan Mumcu ve Mehmet Ağar'ı da aralarına alıp mesela Kemal Derviş'i Cumhurbaşkanı tayin etseler, Türkiye demokratik bir cumhuriyet olacakken, şimdi sadece ilk üçü bunu yaptığı için devlet elden gidiyor, öyle mi?
Bu devlet bir yere gitmez; yoksullar, emekçiler, kadınlar, gençler ve toplumsal özgürlüğü güvenceye almak için çaba gösteren herkese hizmet eder hale sokulmadıkça.
Gerçi, 85 yıldır padişahlığı devirmiş olmanın ötesinde bir övüncü olamayan cumhuriyetin bir 85 yıl daha bununla övünmeye devam edemeyeceği de açık. Onu Erdoğan ve makulesi elinde oyuncak olmaktan da, sözüm ona "liberal Pinochet"lerin "sahra talimnameleri"yle yönetilmekten de kurtaracak tek şey, bir "sosyal cumhuriyet" kılmak. Bunun asker gücüyle gerçekleşeceğine inanması için ise, insanın ya amneziden mustarip ya da ömrü boyunca Tandoğan Meydanı'ndaki emekli Jandarma Genel Komutanı'ndan başka görev başında jandarma görmemiş bir masa başı allamesi olması icap eder herhalde.

ERTUĞRUL KÜRKÇÜ: BİA