Demokratik cumhuriyet ve parlamenter rejim

Cumhuriyetin de demokrasinin de eylem noktası, halk egemenliği düşüncesidir. Çünkü iktidar erki yasallığı tanrısal bir iradede veya gelenekte aradığı sürece demokrasiden söz edilemez.
Haber: ÜMİT KARDAŞ / Arşivi

Cumhuriyetin de demokrasinin de eylem noktası, halk egemenliği düşüncesidir. Çünkü iktidar erki yasallığı tanrısal bir iradede veya gelenekte aradığı sürece demokrasiden söz edilemez. Fransız Devrimi ve Amerikan bağımsızlık eylemi ile birlikte iktidar, siyasi modernliğin sonucu olarak insan istencine bağlandı. Artık iktidar bir araçla halkın egemenliğine dayandı. Bu araç Rousseau'da sosyal sözleşme, Locke'da güven, Hobbes'da antlaşmadır. Sonuç olarak halk egemenliğini çeşitli nedenlerle kullanamıyorsa cumhuriyetten de demokrasiden de söz edilemez. Çünkü her iki kurumun ortak hareket noktası halkın egemenliği düşüncesidir. Ve bu düşüncenin somut biçimi, halkın bu egemenliği demokratik yol ve yöntemlerle seçtiği temsilcileri, dolayısıyla parlamento aracılığı ile kullanmasıdır. En saf haliyle demokratik yöntemler ve kurumlar, cumhuriyetin varlık nedeni olan halkın egemenliğini kullanmasına olanak sağlarlar. Demokratik siyasi yaşamın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler işte bu noktada cumhuriyetin en temel varlık nedeni olan halkın egemenliği ilkesinin yaşama geçirilmesi bakımından hayati öneme sahiptir. Oysa Türkiye, 1982 Anayasası ile nev'i şahsına münhasır (sui generis) bir sisteme geçti. Bu sistem ne Türkiye'nin çağdaşlık ve tarihsel gelişim çizgisine göre yakın durduğu parlamenter sistemdir ne de yarı başkanlık sistemidir. Siyasi sistemin iki sistem arasında gözüküyor olmasının yanı sıra askeri bürokrasinin antidemokratik MGK zemininde hatta daha çok bu zeminin dışında fiili olarak ve suç oluşturan demeç, telkin ve muhtıralarla yürütme erkini etkin, ağırlıklı ve özerk bir şekilde kullanıyor bir konumda bulunması, Bakanlar Kurulu üzerinden parlamentoya gönderilen yasa tasarılarında etkin olması, yargıyı etkileyecek açıklamalar yapması, sistemi hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik parlamenter sistemin dışına çıkarıyor. Ayrıca askeri bürokrasinin kendisi için geniş bir askeri yargı alanı yaratarak hatta bazı durum ve suçlarda sivilleri dahi yargılayacak bir ceza yargısı ve idari yargı alanı (Askeri Yüksek İdare Mahkemesi) oluşturması da sistemi demokratik hukuk devletinden uzaklaştırıyor.
Halka engel
Demokratik olmayan bir sistemin bürokratik ve ideolojik duruşu karşısında halkla iletişim kanallarını kuramayan ve parti içi demokrasiyi işletemeyen siyasi partilerin, dayanaklarını bürokratik güçte aramaları sorunu derinleştiriyor. Halkın nabzını değil, bürokrasinin nabzını tutan siyasi partilerin demokratik bir yapıya ve anlayışa kavuşmaları olanaklı değil. Ötekileştirici ve milliyetçi temelde ideolojik savı bulunan, kutsal devleti temsil ettiğini öne süren ve reşit olmayan halkın kendi başına bırakılamayacağı anlayışında olan bürokrasiye bağlı kalan siyasi parti lider kadrolarının, halkın istem ve özlemlerini siyasi alana ve iktidara taşıyamamaları Türkiye'nin önünü tıkıyor. Askeri bürokrasinin alanı genişlerken sivil siyaset alanı giderek daralıyor. Bürokrasinin demokratik çözüm yollarını tıkaması ile birlikte salt rant dağıtma organizasyonuna dönüşmüş olan siyasi güç hem kendini çürütüyor hem de toplumu siyaset yapmaya değil, rant paylaşmaya özendirerek halkı siyasi yapıyı ve işleyişi değiştirmeye yönelik çaba göstermekten alıkoyuyor. Bu arada bürokrasi, bürokratik sistemi kendisini üretecek şekilde güçlendirerek devam ettiriyor. Böylece askeri bürokrasi, paralize olmuş siyaset karşısında hiçbir demokratik sınava girmeden başarılı, güvenilir ve sürekli seçenek oluyor. Askeri darbelerle kendilerine olan özgüveni yitirmiş, hırpalanmış, ruhsal tramvalara uğramış kadrolar yine ülkeyi yönetmeye talip oluyor. Başarısız olanlar gitmemiş, başarısız olanları götürecek bir sistem oluşturulamamış. Siyasi partiler otokratik yapılanma içinde kalmışlar, parti içi demokrasiyi geliştirememişlerdir. Partilerinde demokrasiyi geliştiremeyenlerin demokrasi vaatleri ise ham hayaldir. Bugün Türkiye monark durumundaki parti liderlerinin oluşturduğu milletvekilleri listeleriyle ve adaletsiz bir seçim sistemiyle seçime gidiyor.
Bu duruma tepkiyi ifade etmek ve tıkanıklığı aşmada bir güç yaratmak bakımından bağımsızların milletvekili adayı olarak seçime girmelerini önemsemek gerek. Özellikle İstanbul 2. bölgeden aday olan Baskın Oran'ın seçilmesinin simgesel olmanın ötesinde önemli işlevi olacağını kanısındayım. Baskın Oran birikimi, geçmişteki düşünce ve eylemleri açısından gösterdiği tutarlılık, donanım ve cesareti ile tek başına da olsa parlamentoda toplumun vicdanının sesi olacak, aynı duyarlılıkta olan insanlarla birlikte önemli bir etki yaratacaktır. Ancak kendisini destekleyenlerin bunu sürekli kılacak bir yapılanmaya gitmeleri şart.
Türkiye'nin siyasi sistemine ilişkin tarihsel birikim ve geleneksel çizgi, klasik parlamenter sisteme uygun bir seyir izledi. Osmanlı İmparatorluğu döneminde başlayan parlamenter sisteme açılış çabaları, Kurtuluş Savaşı sırasında ve cumhuriyetin ilk yıllarında uygulanan meclis hükümeti sistemi dönemi hariç olmak üzere istikrarlı bir çizgi izledi. 1924 Anayasası döneminde yürütme, yasamanın bir türevi durumunda iken, bugün gelinen çizgide yasama-yürütme dengesi bir ölçüde sağlandı. Kanımızca, 1982 Anayasası ile yürütmenin başı olarak cumhurbaşkanının yetkilerinin artırılması yerinde olmadı. Yetkileri geniş olan bir cumhurbaşkanının uzlaştırıcı, tarafsız ve uyarıcı olması beklenemez. Bugün uygulanan sistemin iki başlı (diyarşi) bir yönetim doğurması sakıncası var. Sistemde yapılması gereken değişiklik, cumhurbaşkanının yetkilerinin kısıtlanarak tarafsız, uzlaştırıcı ve uyarıcı konuma getirilmesi; yürütmenin başı olarak başbakanın güçlü kılınmasıdır. İngiliz sistemi buna en iyi örnektir. (Ayrıca Avustralya, Yeni Zelanda, Belçika, Norveç, Danimarka) Sembolik bir kral (kraliçe) ve güçlü bir başbakan. Yani yürütme-yasama arasında güvenoyu-fesih dengesine ve karşılıklı etkileme-işbirliği esasına dayanan çağdaş parlamenter sistem. Türkiye'nin bulunduğu nokta tarihsel birikim bakımından buna yakın. Ve Türkiye'nin yarı başkanlık veya başkanlık gibi bir sisteme geçiş yapması gereksiz. Çünkü tarihsel gelişim, çağdaş parlamenter sistem yönündedir. Ancak bugünkü sistemin en sorunlu ve demokratik parlamenter sisteme en aykırı yanı, askeri gücün gerek MGK yapılanmasıyla gerekse fiili olarak yürütmeye ağırlık koyup yetki kullanması ve bunun sonucu olarak da yasama organının güçsüz kılınmasıdır. MGK ile ilgili yapılan son Anayasa değişikliği yukarıdaki tabloyu değiştirecek nitelikte değil. MGK zemininde ve ayrıca fiili olarak askeri güç siyasi iktidarı etkisiz, siyaset üretmeyen bir siyasi güçle birlikte kullanıyor, kurul üzerinden ya da e-muhtıralar yoluyla parlamentonun görevini yapmasını engelliyor. Askeri gücün kendi anlayışı içinde ülke sorunlarına ilişkin ürettiği güvenlik boyutlu çözümler, çözüm üretemeyen ya da ürettiği çözümleri kabul ettirmekte acz içinde kalan siyasi kadro karşısında tek ve seçeneksiz çözümler olarak kalıyor. Kuşkusuz yeni anayasada MGK yer almamalı. Salt dış güvenliği ilgilendiren konularda başbakana bağlı ve istediği zaman kendisine bilgi sunacak Milli Savunma Bakanı, Dışişleri Bakanı, Genelkurmay Başkanı ve MİT Müsteşarından oluşan bir kurul yasa ile oluşturulmalı. Bundan daha önemli olarak, ayrıca askeri yargı asli görev alanı içine çekilmeli, siyaset yaparak Askeri Ceza Kanunu'nun 148. maddesini, anayasal düzeni değiştirmeye ve meclisin görevini yapmasını engellemeye teşebbüs suçunu işleyerek TCK 309, 311. maddelerini ihlal eden asker kişilerin sivil yargı organlarınca yargılanmalarının yolu açılmalı. Yoksa mevcut yapılanma ve uygulama ile ne cumhuriyetin gerçek anlamı ile varolması ne cumhuriyete demokratik nitelik kazandırılması ne de birey-yurttaşın ortaya çıkması olanaklı.