Demokratik Türkiye tercihi

Geçen hafta (18 Şubat 2007) Radikal İki'de çıkan 'Kızgınlığın geometrisi ve demokratik Türkiye tercihi (I)' adlı yazımda, sevgili Hrant Dink'in insanlık dışı bir saldırıyla katledilmesi ve sonrası gelişen milliyetçilik tartışmasının...
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Geçen hafta (18 Şubat 2007) Radikal İki'de çıkan 'Kızgınlığın geometrisi ve demokratik Türkiye tercihi (I)' adlı yazımda, sevgili Hrant Dink'in insanlık dışı bir saldırıyla katledilmesi ve sonrası gelişen milliyetçilik tartışmasının, bu tartışma içinde sürekli dillendirilen ulusalcılık ve Atatürkçülük ile ilişkili olmadığını, aksine seslendirilen söylemin kendinden farklı olanı dışlama ve yok etmeye dönük, ölümcül ve meta-ırkçı bir söylem olduğunu vurgulamıştım. Yine o yazımda, bu söylemin etrafına ve yaşadığı duruma karşı kızgın bir bağırışla ve ölümcül bir tarzda yaşama geçmesinde, farklı süreçlerin rol oynadığını, bu süreçlerin de beraberce bir "kızgınlık geometrisi" oluşturduğunu önermiştim.
Dört boyut
Türkiye'de son dönemde milliyetçiliğin meta-ırkçılık ve faşizmle kesişmesini simgeleyen ölümcül yüzü, dört boyutlu bir 'kızgınlık geometrisi' içinde besleniyor, yaşama geçiriliyor. Bu boyutların birincisi, Türkiye'nin 1980 darbesi sonucunda yaşamaya başladığı, hiçbir etkili düzenleme ve iyi yönetim olgusu içermeyen ekonomik küreselleşmeye açılma sürecinin yarattığı "yeni yoksulluk-yoksunluk-dışlanma ekseni"dir. Bugün çeyrek asra varan Türkiye'nin, özünde serbest pazar temelli ekonomik büyüme ideolojisine dayalı neoliberal küreselleşme süreci, belli sınıflar, aktörler ve bölgeler için yarattığı olumlu sonuçların yanı sıra çok ciddi sosyal adalet sorunlarını da beraberinde getirdi. Bugün Türkiye bir taraftan büyüyen ama bununla beraber cari açığın sürdürülemez konuma gelmesi gibi makro-ekonomik istikrar sorunlarını da yaşayan, ama daha da önemlisi yoksulluk, işsizlik, bölgesel kalkınma farkları çok yüksek ve zengin-fakir arasındaki gelir dağılımı uçurumunun giderek derinleşmesi temelinde yaşanan bir "eşitsizlik-dışlanma ilişkisini", en karanlık ve ürkütücü haliyle yaşayan bir ülkedir. Türkiye, en zengin kesim ile en fakir kesim arasındaki gelir farkı 300 kat gibi kabul edilemez boyutlarda olan, içerdiği yoksulluk ve işsizlik sorunlarının, bugünün küreselleşen dünyasının tanımlayıcı niteliklerinden biri kabul edilen "geleceğe karşı umutsuz, refah kazanma şansı çok düşük yeni yoksulluk durumu" içinde yaşanan bir ülkedir.
Yoksulluk-şiddet-terör üzerine dünya ölçeğinde yapılan çalışmaları taradığımız zaman görüyoruz ki, yoksulluk ile diğerleri arasında doğru orantı ya da nedensellik ilişkisi yok. Ama, (a) bir ülke içindeki zengin-fakir arasındaki çok aşırı gelir dağılım farklılaşması, (b) yeni yoksulluk ve işsizlik sorunu yaşayanların gelecek umutlarının giderek yok olması ve (c) bu sorunları yaşayan kesimlerin sadece eşitsizlik değil aynı zamanda "toplumsal yaşamdan ve eğitim, sağlık vb. temel ihtiyaçlardan "dışlanma temelinde ciddi bir yoksunluk sorunu"yla karşı karşıya olması, şiddet ve terörün kaynağı oluyor, kızgınlık geometrisinin çok önemli bir boyutunu yaratıyor.
Türkiye-ABD ve AB
Ama aynı zamanda, Türkiye'de kızgınlık geometrisini besleyen iki farklı ama birbirleriyle ilişkili kaynak olarak, bir taraftan 11 Eylül sonrası dünya ve Irak savaşı temelinde, Türkiye-ABD ilişkilerinde oluşan "korku ve geleceğe karşı güvensizlik duygusu"nu, diğer taraftan da 2000'den bugüne Türkiye-AB sürecinde derinleşme döneminde yaşanan dönüşüm sancılarının ve anti-Türkiye Avrupa söyleminin ırkçılığa varan Türkiye yaklaşımının eşzamanlı yaşanması sonucunda orta çıkan "güvensizlik ve belirsizlik durumu"nu görüyoruz. Bu iki süreçte yaşanan sorunlar, sancılar, belirsizlikler ve belli aktörler tarafından kullanılan küstah ve ırkçı anti-Türkiye söylemi, Türkiye içinde meta-ırkçı söylem için dillendireceği ve kendisinin etnik-temelli ölümcül hareket tarzını 'maskeleyeceği' önemli kaynaklar yaratıyor. Bu kaynaklar, 'Kürt sorunu, terör ve bölünme korkusu', 'azınlık söylemi, tarihle yüzleşme ve toplumsal ayrışma/bölünme korkusu' ve 'Irak gibi işgal edilme ve yok olma korkusu' olarak ortaya çıkıyor. Bu kaynakların meta-ırkçılık tarafından kullanımı ve dillendirilmesi, bugünkü yeni muhafazakar Amerikan dış politikasının eleştirisi ve AB sürecinde Türkiye'ye muğlak ve belirsiz yaklaşımın eleştirisi yerine, özünde yayılmacı ve bölücü olarak görülen Amerika ve AB'ye karşı 'vatanı ve devleti korumak' söylemi temelinde oluyor. 11 Eylül sonrası dünyanın savaşa ve teröre indirgenmiş devlet-merkezci ve medeniyetler arası çatışmaya dayalı yapısını, Ortadoğu'da ve Irak'ta yaşanan işgali ve en genelde, bugünün riskler ve tehlikeler içeren dünya siyasetini eleştirel olarak çözümleme yerine, meta-ırkçılık 'vatanı ve ülke bütünlüğünü koruma' söylemiyle, Türkiye'de iç ve dış siyasete etnik, çatışmacı ve tamamıyla güvenlik ve korku ekseninde yaklaşıyor.
Türkiye'de bugün meta-ırkçı söylem bu üç temel kaynağın birbirleriyle birleşimini simgeleyen bir kızgınlık geometrisinden kaynaklanıyor. Toplumsal yaşamda yeni yoksulluk temelinde yaşanan çok ciddi sosyal adaletsizlik ve dışlanma sorunlarına duyulan kızgınlık, meta-ırkçı söylem yoluyla, hem anti-Amerikan ve anti-AB bir nitelikte "dış düşmanlara ve işgale karşı vatanı koruma" söylemiyle eklemleniyor, hem de ülke içinde dinsel ve etnik temelde farklılıkları olan toplumsal kimlikleri ülke bütünlüğüne düşman-tehlikeli öteki olarak kodlayan etnik milliyetçilikle, "iç düşmanlara karşı ülkeyi korumak" söylemiyle eklemleniyor. Böylece de, Türkiye'nin sorunlarına çözüm arayan, Türkiye'nin iyi yönetimini talep eden ve 'düşünüyorum, öyleyse varım' diyen eleştirel düşünce ve toplumsal muhalefet yerine ve karşıtı olarak, 'kızıyorum, öfkeliyim ve bağırıyorum, öyleyse varım' diyen meta-ırkçı bir söylem Türkiye'de yaygınlaştırılmaya çalışılıyor.
Çeteleşme ve demokratik Türkiye
Fakat altını çizmemiz gereken en önemli nokta şudur: Baştan beri saydığımız, yeni yoksulluk, sosyal adaletsizlik ve dışlanmaya karşı kızgınlık, Türkiye-ABD ilişkileri ve işgal-bölünme korkusu, Türkiye-AB ilişkileri ve toplumsal parçalanma korkusu ve tüm bu sorunların bileşimi, -meta-ırkçı söylemi beslemekle birlikte-, masum insanların katledilmesiyle sonuçlanacak, etnik çatışma tehlikesini yükseltecek ölümcül eylemlerin yaşama geçmesini sağlayamaz. Söylem düzeyinin pratik düzeye dönüşmesi, ancak aktörlerin ölümcül eylemleri örgütleyecek ve yaşama geçirecek kapasite ve güce sahip olmasıyla olur. Bu da bizi, kızgınlık geometrisinin meta-ırkçılıkla kesiştiği dördüncü kaynağa götürüyor: Hukukun askıya alınması yoluyla devlet-içi ve dışı çeteleşme. Hrant Dink cinayeti ve sonrası gelişen olaylar bize tam da bunu gösterdi: Cinayet, tasarlanmış, söylemsel olarak kızgınlık geometrisini oluşturan kaynaklar temelinde dokunmuş, örgütlenmiş, taşıyıcıları bulunmuş, hukukun askısı yoluyla örgütsel bağlantılar ve koruma yolları kurulmuş bir siyasi cinayettir. Cinayet, meta-ırkçılığın örgütsel kapasite ve güç ile ölümcül olma noktasına çıkması anıdır. Türkiye'nin farklı illerinde ve bölgelerinde ortaya çıkma potansiyeli olan linç eylemleri, bombalamalar ve etnik çatışma potansiyeli taşıyan provokasyonlar da, bu bağlamda, meta-ırkçılığın hukukun askıya alınması temelinde örgütlenen çeteler yoluyla ölümcül nitelik kazanması anları olarak düşünülmelidir.
Eğer böyleyse, o zaman meta-ırkçılığa karşı yapılması gereken, Türkiye'nin her zaman önemli bir milliyetçi damarı vardır gibi ideolojik yorumlar ve bu yolla geliştirilen "iyi milliyetçilik-kötü milliyetçilik tartışması" değildir. Aksine yapılması gereken, bir taraftan meta-ırkçı söylem ve onun ölümcül eylem ve hareket tarzıyla insani durum, hukukun üstünlüğü ilkesi ve demokratik normlar temelinde mücadele etmek, dolayısıyla cinayet ve çeteleşmeye siyasi, ahlaki ve hukuki irade göstererek karşı çıkmakken, diğer taraftan da eleştirel düşünce temelinde ve "düşünüyorum, öyleyse varım" anlayışıyla Türkiye'nin reel sorunlarına yaklaşmak, bu sorunlara, özellikle yeni yoksulluk ve dışlanma sorunlarına uzun-dönemli ve kalıcı çözümler üretmektir. Kızgınlık geometrisi içinde beslenen ve yaygınlaşan meta-ırkçılığa karşı mücadele, milliyetçilikle değil; aksine başta siyasi partiler (özellikle de sosyal demokrat, sol, liberal), devlet aktörleri olmak üzere, ekonomik aktörlerin ve sivil toplum örgütlerinin, "Türkiye'nin iyi, demokratik ve adaletli yönetimi", "içeride-dışarıda saygınlığı" ve "küresel demokratik yönetime katkısı" üzerinde bir tercih yapmaları, bu bağlamda oluşturacakları "toplumsal sözleşmeyi" yaşama geçirme iradeleriyle olasılık kazanabilir. Tercihimizi, meta-ırkçılığın Türkiye'ye verdiği ve vereceği zararları kavrayarak, "demokratik Türkiye" üzerine yapmalıyız.
E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.