Demokratların geldiği nokta

Türkiye'de demokratlar bir süredir önemli kabul edilebilecek bir noktaya geldiler. Uzun zamandır destek verdikleri çeşitli davalar karşısında tutuklaştılar.
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

Türkiye'de demokratlar bir süredir önemli kabul edilebilecek bir noktaya geldiler. Uzun zamandır destek verdikleri çeşitli davalar karşısında tutuklaştılar. Bu davalar arasında Kürt meselesi, başörtüsü meselesi gibi konular var. Örneğin, Perihan Mağden uzun yıllar Kürt meselesini kendi ifadesiyle "kaplanlar" gibi savunurken, hatta Kürt milliyetçiliği ile Türk milliyetçiliği arasında ezilen ve ezenin milliyetçiliği türünden bir fark olduğuna işaret ederken, geçtiğimiz ay içinde "Kürt Milliyetçiliği de 'eeeeee!' dedirtmedi mi ama?" başlıklı bir yazı yazdı. (08/03/2007, Radikal). Geçtiğimiz hafta ise, uzun yıllar başörtülü kadınların gelenekselliğe, geri kalmışlığa değil, modernliğe dair bir olgu olduğuna ilk işaret eden sosyal bilimcilerden olan Nilüfer Göle de benzer bir temayı gündeme getirdi. Radikal gazetesinin Yorum sayfasındaki yazısında, Müslüman sivil toplumun Malatya katliamının ertesinde "Hepimiz Hıristiyanız" diyerek ötekilerin acılarına duyarlı olduklarını kamusal alanda göstermeleri gerektiğine işaret etti. (23/04/2007) Başörtüsüne bakışımızı "gericilik-ilericilik" ekseninin ötesine taşıyabilmenin yolunu açan ünlü Modern Mahrem kitabının yazarı olarak "örtü ve medeniyet kavramlarını biraraya getirmek isteyenler barbarlık ve dini ayrıştırabilecekler mi?" diye sordu.
Benzer örnekler artırılabilir. Türkiye'de azınlıklara ilişkin konulara, laiklik ve Kürt meselesine, kadın sorunlarına "demokrat" bir açıdan yani insan hakları kaygısı ile bakan birçok insan bugün benzer noktalara geldi. KADER kadınları siyasete dahil etmeye yönelik kampanya için "bıyıklı kadın" fotoğrafları ile ortaya çıktığında ve iş buna karşıt bir hareket olarak antifeminist ve feministlerin birlikte ve başörtüsüyle poz vermelerine vardığında, başörtüsü ve bıyığın birlikte takılabileceğine işaret ederek bu birbirini dışlama eğilimini eleştirmeye çalıştım. Zaten konunun "ya o ya da bu" diye konumlanması yanlışlığın bizatihi kendisiydi. İnsanlar, genellikle kendi çıkarlarını etkilediği gerekçesiyle, çeşitli "tekil" odaklı siyasal hareketlerde taraf olabilirler ancak bu onların başka "tekil" hareketler karşısında duyarsız olmalarını gerektirmez. Hele bir de, bu hareketler son kertede insan hakları potasında buluşabilecek nitelikteyse. Türkiye'de gerek kadınların siyasete dahil edilmesi, gerekse de bir tercih olarak başörtüsü ile varlıklarını sürdürebilmeleri meşru taleplerdir ve bana sorarsanız birbirlerini dışlamazlar. Hem kadınların siyasal alanda artan sayılar ile varolmaları hem de belli alanlarda (örneğin TBMM gibi temsili bir kurumda ve kadınların hizmet vermekle yükümlü olmayıp hizmet aldıkları üniversitelede, hakim değil ama sanık olarak bulundukları mahkemelerde) kendi tercihleri doğrultusunda başörtülü olmaları yönündeki talepler birbirleri ile çelişki halinde değildir. Bunların birbirleri ile çelişki halinde olmadığını görebilmek için kadın hareketinin içine hapsolduğu büyük davaların tahakkümünden kurtulması gerekir.
Bir miting/bir cenaze
Kadın hareketinin büyük davaların (Kemalizm, siyasal İslam gibi) içine hapsolduğunu düşündürten bir fotoğraf karesi 14 Nisan mitinginde gündeme geldi. Miting fotoğraflarından birinde, bir yanda at üstünde üniforması ile sakin ve kendinden emin bir şekilde oturan Atatürk, bunun yanında da karşılaştırma amacıyla attan düşmekte olan bir Tayyip Erdoğan resmediliyordu. Yanılmıyorsam, fotoğrafın altında da "Ata öyle değil böyle binilir" türünden bir cümle yazılmıştı. Şimdi, epeyce kadının yer aldığı ve son kertede başörtülü eşi olan birisinin Cumhurbaşkanlığına karşı çıkmak üzere düzenlenmiş bir mitingden söz ediyoruz. Son kertede, binlerce kadın Atatürk devrimlerine borçlu olduklarını düşündükleri özgürlüklerini koruyorlar. Ama nasıl bir koruma? Son derece erkeksiliğe dair, "at üstünde adam" imgesi eşliğinde.
"At üstünde adam" imgesinin kökleri 1880'ler Fransa'sına gider. O dönemde kitlelerin sokaklara dökülerek liderleri olmasını istedikleri, Savaş Bakanı ve Paris milletvekili General Boulanger ile, "at üstünde adam" imgesi siyasallaşmıştı. Kitleler Boulanger'e olan bir bağlılık ile monarşiyi ve onunla ilintili gericiliği eleştiriyorlar ancak aynı zamanda da parlamento dışından bir siyaseti (yani siyaset karşıtlığını) destekleyerek Cumhuriyet rejimine de bir tehdit oluşturuyorlardı. Boulanger ve "at üstünde adam" imgesi, siyaset bilimi literatüründe, kitlelerin onları kurtaracak popüler ve militer bir karaktere olan özlemleri anlamına gelen "Boulangerizm" adlı bir olgunun ortaya çıkmasına neden olmuştu. Bu olgunun içinde barındırdığı, siyaset karşıtlığı ve dolayısı ile Cumhuriyet karşıtlığı son derece açık çünkü siyaseti parlamentonun dışına taşımaya çalışmak son kertede Cumhuriyete zarar verir. Ben, o fotoğrafı taşıyanların bunu Cumhuriyet'e karşı olmak için taşımadıklarından eminim. Ama ne yapayım ki, bir siyaset bilimcisi olarak aklıma gelenlere de engel olamıyorum. Benim 14 Nisan mitingine dair gördüğüm karelerin hepsinde, "parlamento karşıtlığı", "Türklüğü" yüceltme ve bu topraklarda yaşayan ve Türk olmayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarına yapılan saygısızlık vardı. Kadınların özgürlüğünü savunmak adına düşülen bir militarizm ve erkeksilik de cabası.
14 Nisan mitingine Türklükten kaynaklanan bir gurur, devlet elden gidiyor korkusu, militer imgeler, bayraklar, özetle fetişleşmiş bir Türklük hakimdi. Hrant Dink'in cenazesinde ise gurur yerine Türklük adına işlenmiş cinayetlerden duyulan utanç (dolayısıyla da bağırma çağırma, nutuk atma yerine sessizlik), devlet elden gidiyor korkusu yerine de haklar ve en önemlisi yaşama hakkı elden gidiyor korkusu hakimdi. Türklüğü fetişleştirmek yerine ise birarada yaşam savunuluyordu. Miting ve cenaze arasındaki fark, gün gibi açık. Belki onları buluşuran tek nokta, geçen hafta Radikal İki'de Fuat Keyman'ın (22/07/2007) işaret ettiği gibi bir temsil krizinin ve gösteri demokrasisinin habercisi olmaları. Ancak bu olsa olsa içerik değil şekle dair bir benzeme olabilir. Yalnız her ikisine de katılan bir kesim var ki, onları buluşturan nokta sanıyorum, Türkiye'de her sorunun arkasında İslam dini olduğunu düşünmeleri. Dolayısıyla katledilen bir Hıristiyan ise eğer tepki veriyor ama katledilen bir Kürt ise duyarsız kalıyorlar. Neden hep büyük davaların içine hapsolmuş durumdayız?
Demokratlık
Bugün Türkiye'de demokratlar, özgürlük savunuculuğunu büyük davaların içine hapsedenleri eleştirme noktasına geldiler. Perihan Mağden, yukarıda sözünü ettiğim yazısında kendisini antimiliter olarak tanımlıyor ve antimiliterliği yeterince vurgulamayan bir Kürt milliyetçiliğine kendisini uzak bulduğunu söylüyordu. Mağden haklıdır, çünkü demokratlık her şeyden önce antimiliter olmak ve şiddetin karşısında konumlanmak demektir. İkincisi, demokratlık siyaset karşıtlığı ile bağdaşmaz. Ülkemizde insanlar milletvekillerini eleştirerek, Boulanger'in peşine düşen kitleler misali, parlamentonun gereksizliğinden dem vurarak rahatlarlar. Ancak, milletvekillerini eleştirmek gerekli olsa da parlamento kurumunu küçümsemek demokratlık ile biraraya gelemez. Çünkü siyasetin yapıldığı en önemli yer orasıdır. Yasalar orada çıkar, anayasal reformlar orada yapılır. Her sorunun nedeni olarak milletvekillerini gösterip kurtarılmak amacıyla devlete ya da "sivil" olduğu sanılan kuruluş ve örgütlere rücu etmenin demokratlıkla herhangi bir ilişkisi olamaz. Üçüncüsü, demokratlık çokkültürlülüğe açık olmakla ilişkilidir. Türklük fetişizminin özgürlük savunuculuğu ile herhangi bir ilgisi olamaz. Demokratlar, bir Ermeninin katlinden duydukları üzüntüyü, bir Kürt katledildiğinde de duyarlar. Bu tür hadiselerin giderek arttığı bir Türkiye'de bırakın Türklükle gurur duymayı, insanların yaşama hakkının bu denli kırılgan olduğu bir ülkenin vatandaşı olmaktan utanırlar.
Hrant Dink'i sadece bir Ermeni hakları savunucusu olarak bilenler onu hiç ama hiç tanımıyorlar. Hrant Dink demokrattı. Kürt kimliğiyle de, başörtüsü meselesiyle de en az Ermeni kimliği kadar ilgiliydi. Cenazesinde çok sayıda başörtülü kadın olmasını dilerdim, gerçekten... Türkiye'de demokratlar artık şu soruyu sorma noktasına geldiler: "Yıllardır sorunlarını insan hakları temelinde ele alıp 'tekil' davalarına, kimlik savaşımlarına destek verdiğimiz başörtülü kadınlar, 'kaplanlar gibi' savunduğumuz Kürt kimliğine dair hakların savunucuları neredesiniz?" Demokratlar yıllarca bu tekil kimliklere, bu tekil davalara destek verdi. Bugün artık, sadece kendi çıkarları doğrultusunda düşünmeyip başkalarının haklarını da önemseyen demokratların kendilerinin desteğe ihtiyacı var. Kamusal alanda, tekil kimliklerin ötesini görebilen, birbiriyle konuşabilen, antimiliter, siyaseti savunan, çokkültürlülüğü kutsayan demokrasi savunucularının birlikte hareket etmesinin zamanı gelmedi mi?