Deniz Baykal'ın gelmeyen sonu

Yaklaşık iki yıl kadar önce, 25 Ağustos 2005 tarihli Radikal İki'de "Türk Ödip'i?" diye bir yazı yayınlamıştım. Bu yazı, Süleyman Demirel'in "askeri darbecilerin hep demokrasiye dönüşü"...
Haber: MAHMUT MUTMAN / Arşivi

Yaklaşık iki yıl kadar önce, 25 Ağustos 2005 tarihli Radikal İki'de "Türk Ödip'i?" diye bir yazı yayınlamıştım. Bu yazı, Süleyman Demirel'in "askeri darbecilerin hep demokrasiye dönüşü" üzerine beyanatını bir hafta önceki Radikal İki'de eleştiren Taha Parla'nın yazısına bir katkı olarak yazılmıştı. Önce söylediklerimi bir özetleyeyim. Askerlerin döndükleri demokrasinin, tam da böyle ikide bir "dönülen" bir şey olmak hasebiyle hiçbir zaman layığıyla demokratik olamadığını vurgulayarak başladıktan sonra, bunun basit bir eleştiri olamayacağını, çünkü istenilmeyen demokrasi uğruna uğraşılmasının (veyahut dönülen demokrasinin aynı anda istenmemesinin) ne demek olduğunun asıl sorulması gereken soru olduğunu söylemiştim. Portekiz, Şili veya Arjantin'de askeri yönetimler yıllarca iktidarda kalmış, ama bir kez gidince de gitmişlerdi. Türkiye'de ise, niçin hep "demokrasiye dönüyor"duk? Buna tarihsel, jeopolitik somut yanıtlar verilebilirdi, şu veya bu nedenle belirli bir siyasal aklı ifade ettiği söylenebilirdi ama bu gerekli yanıtların hiçbiri yeterli olmazdı ve bu sorunu modern Türk kimliğinin nasıl oluştuğu sorusuna bağlamak gerekirdi. Kısa bir yazının sınırları içinde buna yaklaşabilmek için Demirel'e verilen "Baba" lakabının onun belirli bir "ödipalizmi" yeniden üretebilmesi, yani aklı selim konuşan, orta yolu bulan tecrübeli devlet adamı figürünü yeniden üretebilmesi olduğunu ileri sürmüştüm. Bu figür Demirel'e ait olması gerekmeyen bir şeydir, bambaşka birinde de ortaya çıkabilir. Buraya kadar söylediklerim aslında basit gözlemlerdi. Asıl bundan sonra biraz çılgınca denebilecek bir fikir ileri sürmüş ve Türk "Baba"sı veya "Ödip"inin temel özelliğinin adeta yenilmeyi bilmemek olduğunu söylemiştim. Kendimden alıntı yapmama izin verin:
"Her zaman hiç yenilmemiş gibi davranabilen, oğullarını da buna inandırmış, yani onları da yenilmeyeceklerine inandırmış bir Baba. Böylece galip doğmuş oğulların aynı nedenle zafer umudu zayıf kalıyor elbette, çünkü tek zafer ebeveynlere karşı kazanılandır. Modern Türk için yenilgi bu kadar tahammül edilemez bir şeyse, adeta hiç yenilmemiş ve yenilmeyecekmiş gibi yaşayabiliyorsa, bunun nedeni yenilginin onun için neredeyse ontolojik anlamda varolmamasıdır. Kısacası, iflah olmaz bir mağlubiyet duygusu... Asla kaybetmeyeceğine inanmış bir baba, imkansız bir baba olmaz mıydı? İmkansızlığı ölçüsünde giderek daha da babalaşan bu Baba, müthiş gururu oranında pek kolay incinebilir, eleştiriye tahammülsüz biri değil midir? Bir türlü geri çekilmeyen, kaybı kabul etmektense hiçbir kayıp yokmuş gibi davranan bir öznellik, demokratik bir kültürün ve kurumlaşmanın önündeki en ciddi engellerden biri olmalı."
Baykal
Seçimden sonra oyunu artırdığını (!) iddia eden, zaten seçimlerden önce partisini "anayasal kurum" ilan ederek dünya demokrasi tarihine adını altın harflerle yazdırmış bulunan Deniz Baykal, aynı öznellik senaryosunun son halidir. İleri sürdüğüm düşüncenin Baykal'da biraz kolay bir kanıt bulduğu muhakkak. Ama burada biraz daha farklı bir soru soralım. Baykal'ın istifa etmemesini inanılmayacak değil inanılacak bir şey ve basitçe eleştirilecek değil anlaşılması gereken bir şey olarak alalım (tıpkı askerlerin hep demokrasiye dönmelerini de inanılacak, gerçek bir şey olarak almamız gibi). O halde, Baykal'ın istifa etmemesini mümkün kılan ne?
"Cumhuriyet mitingleri" denilen gösterileri, özellikle sloganlarını ve taleplerini dikkatle incelediğimizde bayağı net biçimde ortaya çıkan şey, kentli orta ve üst orta sınıfın ve bu toplumsal grubun siyasal ve sivil temsilcilerinin herhangi bir pozitif argüman üretmekten yoksun hale geldiğidir. Bu tepkisel gösterilerin yaptığı iş bu tabakaların bireylerinin kendi hayatlarına ilişkin korku ve kaygılarını oldukça kolay bir simgesel hedefe tahvil etmesiydi. Bu kaygı ve korkular, hızlı kapitalist gelişmenin olduğu her yerde olduğu gibi tamamen haksız değildir. Ama kaygı ve endişe pozitif bir argümana ve hedeflere yönelmekten ziyade simgesel bir hedefe kaydırıldı, aynı sözlerin bitmez tükenmez tekrarına, bayrak ve flama sallamaya dönüştü. Üstelik bu tabakaların önemsiz olmayan bir kısmının ekonomik hayat şartlarının kötüleşmekten ziyade iyileşmiş olduğu söylenebilir. Bazı sendikalar, bu gösterilere katılmakla sadece bu tabakaların simgesel, negatif politikasına destek vermiş oldu. Kısacası, bu toplumsal gruplar ve temsilcileri, herhangi bir siyaset üretemedikleri gibi, en temel meselelerde (ekonominin yönetiminden "AB süreci"ne ve modernleşmeye) siyasal önderliği Anadolu sermayesi-emekçi ittifakına dayanan ılımlı İslami bir harekete kaptırmış olmanın sonucu, ciddi bir hınç duygusu içindeler. (Bunun Cumhuriyet'in ilk yıllarının, ne kadar eleştirilirse eleştirilsin yine de taşıdığı pozitif, cesur, ileriye yönelik tutumla hiç alakası yok.)
Bu koşullar herhangi bir liderlik üretecek koşullara benzemiyor. Bu nedenle de Baykal'ın görünür bir seçeneği yok. Baykal'ın giderek gerçeklikten uzaklaşan inadı ve hıncı bir acayiplik değil, aslında bir toplumsal sınıfın ruh halidir. Bu fena halde tıkanmış cenahta toparlanmanın o kadar kolay olmayacağı görülüyor. Ama aynı zamanda Baykal'ın sonunun geldiği de açıktır. Ecevit'in genel başkan olarak girdiği ilk kongreye 500 delegeyle gelip ona şapkasını uçurttuğu söylenen Baykal, bitmekte olan eski siyasetin temsilcisidir. Bu siyaset, kırsal nüfusun ağırlıkta olduğu, kasaba kültürünün belirlediği bir Türkiye'de yapılan "patronaj" siyasetidir. (Baykal'ın kimi eski danışmanları bile, üniversiteye aynı siyasetle asistan alır!) Ama siyasetin artık tamamen medya tarafından oluşturulduğu bir dünyada Baykal'a pek yer yok gibidir. O kadar ki, Cumhuriyet mitinglerini de Hrant Dink cenazesini de medyanın yaptığını söylemek hiç yanlış olmazdı. Yani, kim yapmış olursa olsun, bu gösteriler yapıldığı anda medyanın kurduğu bir alana aittir. Baykal son kurultaylardan birine yapay sisler içinde girmişti, ama bu gülünç sisli gösteri yeni siyasal koşulu beceremediğinin ve sonunun geldiğinin ilk işaretiydi zaten. Baykal'ın bu teatral alanda en önemli başarısı son yıllarda geliştirdiği her cümlenin başında geniz temizleme operasyonu oldu ki, otoriteye otorite katan bu dayanılmaz jest, Freud'un günlük nevrozun örneği olarak verdiği "tik"i andırmıyor değil. CHP'li olduğunu söyleyen bir araştırma şirketi sahibi geçenlerde televizyonda "hiç kuşkusuz en modern çalışan genel başkan Erdoğan" demişti. Bu modernlik de biraz para gibi herhalde, kimde olduğunu kestirmek zor.
Bir uyarı
Baykal'da Türk bürokratik seçkinlerine özgü ödipal figür, "gelmiş bir sonun bir türlü vuku bulmaması" olarak kendini yeniden üretiyor. Ama simgesel, negatif politikayı asla küçümsememek gerekir. Çünkü, kitapları birer birer Türkçe'ye tercüme edildiği için kendisine bu noktada referans vermemin uygun olacağı Slavoj Zizek'in düşündüğünün tam tersine hiçbir simge, hiçbir "gösteren" asla ve asla boş değildir. "Yurtta barış, dünyada barış" diyen Kemalizm'den tüm ilerici, pozitif, Cumhuriyetçi yönü alarak onu saf ve saldırgan bir milliyetçiliğe dönüştürmek kitleleri saldırgan milliyetçilikle doldurmaktır ve sadece saldırgan milliyetçiliğe yarar. Halbuki iktidara gelse IMF politikalarına devam edeceğini gayet iyi bildiğimiz Baykal bile simgelerin "kullanılabileceğini" düşünüyor gibidir. CHP dışındaki solun en büyük hatası, Baykal'ı sol sayarak, düşünülebilecek en kötü politikayla ittifak araması olur. Ama bundan da büyük hata, söyleyecek bir çift söz bulmadan, yani sözünü siyasal kimliğinde verili sanarak ittifaklar, birleşmeler peşinde koşmak olurdu...

MAHMUT MUTMAN: Bilkent Üni.