Dersim: Bir toparlama

Eğer Kürtler, Türk devletinin kendilerine yaptığını Dersimlilere yapacaklarsa, bu katiyen olmaz
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

Arı kovanına çomak sokan, sokulur. Normaldir. Ama çok hayırlı bir iş olduğuna kuşku yok. Çünkü Kürt-Zaza meselesi gibi tabulara bir an önce neşter atılması teşhis ve tedaviyi hızlandırır. Üstelik kardeşler birbirini genellikle daha sert hırpaladıklarından, bunun bir “dışarlıklı” tarafından yapılması uygundur. 

24. saydam meselesi
Dersim’deki sempozyumda 24 saydam göstererek bir açılış konuşması yapıyorsunuz. Bunların 23’ünde ulus-devletin Tek Parti’sinin 1925’ten 37’ye dönemin en modern teknolojisiyle bölgeyi nasıl kuşatarak 1937-38’de tarumar ettiğini, insanları zehirli gazla katlettiğini, sürdüğünü, toprağını gasp ettiğini ayrıntısıyla anlatıyorsunuz. Son saydamı gösterirken de diyorsunuz ki: “15. yüzyıldan beri Sünni kırımı yaşayagelmiş Alevi Dersim, Hilafeti kaldırdığı için Cumhuriyete çok sevindi. Ama bu sefer de ulus-devlet kırımına uğradı. İlginçtir ki her seçimde tek taraflı bir aşk halinde CHP’ye oy verdi. Bu, işkencecisine aşık olmaktan bahseden ‘Stockholm Sendromu’nu hatırlatıyor. Ama haksızlık da etmemeli. Dersim’e uzatılan tek bir el çıkmadı. Kimileri onun özel kimliğini reddedip benim bir uzantımdır dedi, kimileri gidip köyüne zorla cami yaptı.”
Sempozyumda hiç sesi duyulmayan bir genç, 23 adet saydamı atlayıp en sonuncusuna geçiyor, Biamag internet ortamında şöyle yazıyor: “Dersini çalışmadan gelmiş B. Oran’ın Dersim halkına yönelik Stockholm Sendromu aşağılaması, çeşitli oturumlarda yapılan konuşmalarda kendisine iade edilmiştir.” Hangi oturumlarda acaba? Oturumların tümünü izlemişlere yazıp soruyorsunuz, tek bir kimse bile bu “iade”yi katiyen duymamış. Dersim’le ilgili internet forumlarındaki dümdüz gitmeleri hiç saymıyorum çünkü beni sadece bu genç ilgilendiriyor: Çünkü o bir “akademisyen”, doçent. 

Berlin’deki de “akademisyen”
Berlin’deki Dersimliler davet ediyor, gidiyorsunuz; çok candan insanlar. Salon taşıyor. Aynı sunumu yapıyor ve aynı şeyleri söylüyorsunuz. Bir dinleyici genç kalkıyor, onun da aklında sadece no. 24 kalmış, bunun Dersimlileri “tahkir” olduğunu söylüyor. Yetinmiyor, çıkışta geliyor, bu son saydamı “mumsöndü” olayına benzetiyor. Epey sertçe bir cevap işitmesi de kaçınılmaz oluyor.
Ama bu önemli değil; önemli olan: Panelde konuşan üç kişisiniz. En son siz konuştuktan sonra moderatör dinleyici sorularına geçiyor. Ama o sırada ikinci konuşmacı genç atılıyor, ikinci turu bekleyemiyor, 24. saydama hemen karşı çıkıyor. Kimsenin ne söylediği değil ama, burada da sizi sadece bu genç ilgilendiriyor. Çünkü bu da bir yardımcı doçent. Söze “Bir Dersimli olarak…” diyerek başlayan bir “akademisyen”.
Cevap vermiyorsunuz tabii ki. Çünkü ikinci turdan önce tekrar konuşmak akademik âdâba aykırıdır. Yalnız, sorular kısmında bir yeri geliyor, şunu diyorsunuz: “Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler. Akvaryumdaki balık suyu kolayına anlayamaz. Suda olmayan daha iyi bilir.” Nitekim, dinleyicilerden Pınar Selek daha ayrıntılısını söyleyecek: “Akvaryumdaki balık su hakkında yorumda bulunabilir; ama dışına çıkıp bakması şartıyla.”
Radikal dizisinde de söyledim: “Mazlum o kadar alıngandır ki, yarasına parmak basarsa, kendine en yakın duranı bile ittirebilir.” Mazlumun sorunlarına eğilmek tehlikeli bir iştir: Hem devletin hem de mazlumun gazabını çeker. Mazlum kendisine “sen en büyüksün”den başkasının denmesini istemez. Tahlil yaparsınız, “tahkir” diye anlar; ikisi de t’yle başladığı için herhalde.
Yalnız hemen eklemeli; söz alan dinleyicilerin en az yarısı kendilerini eleştiren şeyler söyleyecek. Bunlar suyun dışına çıkabilmiş balıklar. Çıkan da sağ olsun, çıkamayan da. Tabuları tartışmaya alışınca herkes iki t’yi karıştırmamayı öğrenir, hatta üçüncü bir t’ye bile geçebilir: Teşekkür. 

Önemli olan iki şey
Şimdi gelelim tabuya. Akvaryum dışında bulunduğum bir yana, Kürt acılarını ve haklarını en az 20 yıldır yazageldiğim için rahat konuşabilirim. Türkiye ’de bir Kürt-Zaza tartışması var. (“Zaza” kelimesi Dersim’de pek tercih edilmez ama Türkiye’de böyle yaygınlaştığı için kullanıyorum). Kürtler, Zazaların kendi uzantıları olduğunu, Zazaca (Dımıli, Kırmanç) diye ayrı bir dilin, Zaza diye ayrı bir halkın olmadığını söylüyor. Tunceli’de bir grup basın açıklaması yaptı, üniversitede Kürtçenin yanı sıra Zazacanın da seçimlik okutulması Kürt hareketini bölmektir dedi; dizide anlatmıştım.
Uzatmayalım. Dersimliler Kürt müdür yoksa ayrı bir halk mıdır? Dilleri ayrı bir dil midir yoksa Kürtçenin bir lehçesi midir? Bunlar zerre kadar önemli değil. Önemli olan iki şey var sadece:
1) Sorunun genel adı Kürt Sorunu’dur. Acıların artık dinmesi ve hakların verilmesi için her ikisinin yaptıkları-yapacakları mücadele tektir. Bunun sebebi sadece kardeşlik değil: Bütün ezilmiş ve dışlanmışlar birlikte mücadele etmedikçe ezilme ve dışlanma devam eder. Bunun içindir ki “Türkiyelilik” diye bir kavram var.
2) Dersimliler büyük ölçüde Alevilikten gelen çok farklı bir kültüre/kimliğe sahip. Eğer Kürtler, Türk devletinin kendilerine yaptığını Dersimlilere yapacaklarsa, bu katiyen olmaz. Olur tabii de, Kürt Kemalizmi olur. Anlıyorum, devletten sadece bunu gördüler. Ama biz Türkiyeliler, Kemalizm’in bu yönünü Kürtler için reddederken Dersimliler için kabul edemeyiz. Kürtçe konuşulduğunda devlet “Birlik-beraberliği bozmayın; Kürtçülük yapmayın” dedi; Kürtler Dersimlilere benzer durumda “Zazacılık yapmayın” diyor. Eğer “Vakti zamanı gelince kardeşler arasında çözeceğiz” demeye getiriyorsa, çok tanıdık bir söz, Kürtlere M. Kemal TBMM ’de 24.04.1920’de söylemişti (bkz. R-2’deki yazım: 07.12.08).
Üstadım Aziz Nesin gibi, Alevilik konusunda söyleyecek şeylerim vardır ama, bu öncelikli ve önemli meselenin özünü toparlamam bundan ibarettir efendim.
Not: Dizide bir maddi hata var. 20 Kasım yazısında geçen “blok havuz”ların havuzla ilgisi yok; “müstahkem mevki” dediğimiz “blockhaus”la var. Bodrum’dayken, bir arkadaşıma telefonda okutarak yazmıştım ama, “yekdiğerine telgraf hatlarıyla bağlanacak” denmesinden anlamalıydım. Ankara ’ya dönünce, 1932 gizli belgesinin Tarih Vakfı’ndan yeni çıkan tıpkıbasımına baktım, “blokhavuz” diyor zaten. Yani, barajlar Osmanlı’nın değil, bugünün icadı. Taşla değil, suyla “tedip”. Benim yaşım için büyük olan bu hatayı düzeltir, özür diler, uyaran okurum Egemen İmre’ye teşekkür ederim.