'Devlet aklı'-'hükümet darbesi'

Bir süreden beri nicedir tekaüde ayıramadığımız Anayasamızın karmaşık labirentlerini mekân edindik. Bir o maddenin bir bu maddenin dehlizlerinde heyecanla koşuşturuyoruz. Şimdilerde de, en temel mevzumuz olan cumhurbaşkanlığı seçimine dair siyasal sorunlarımızın, anayasa metninin içindeki meşru-gayrimeşru sonuçlarını...
Haber: ORHANGAZİ ERTEKİN / Arşivi

Bir süreden beri nicedir tekaüde ayıramadığımız Anayasamızın karmaşık labirentlerini mekân edindik. Bir o maddenin bir bu maddenin dehlizlerinde heyecanla koşuşturuyoruz. Şimdilerde de, en temel mevzumuz olan cumhurbaşkanlığı seçimine dair siyasal sorunlarımızın, anayasa metninin içindeki meşru-gayrimeşru sonuçlarını tayin etmeye çalışarak devletin esas teşkilatı, siyaset ve hukukun anayasal teşkili ve ilkeleri ile toplumsal tarafların demokratik temsili arasındaki ilişkiyi sorgulayarak geçiriyoruz günlerimizi. Bir grup "cumhurbaşkanı olmaya hakkın yok" diyerek, işaretlediği siyasal taraflardan birini hukuken dışlamaya çalışırken, diğer grup cumhurbaşkanlığı tartışması yapmamıza müsaade etmiyor ve bu soruna politik müdahele hakkımız olmadığını gösteriyor. Bir taraf diğerini Cumhuriyetin kurucu iradesine muhalif olduğu gerekçesiyle kamusal eylemin dışına yerleştirmeye çalışırken, diğer taraf tüm tarafları kamusal eylemden dışlıyor, cumhurbaşkanlığı ve adaylık tartışmasını yapmamızı engelliyor. Bu çok temel meseleyi kapalı kapılar ardında yürüteceği, yalnızca kendisine ait bir operasyona dönüştürüyor.
Bu iki taraf arasındaki mekanik uyumu görmeyenler için, bir tarafa yaslanıp aynı haklılıkla diğerine trajikomik müdahaleler yapmak ve darbecilikle suçlamak pek mümkün. Ama kamusal eylemin sona erdirilmesine dair aralarındaki elbirliğini görmeden geçersek siyaset ile hukuk arasındaki geleneksel bir ilişkinin kurbanı olduğumuzun da farkına varamayabiliriz. Bu iki taraf, kendi güçleriyle sınırlı gördükleri bir siyaseti hukuk ile garantilemeye çalışarak, aslında, birbirini tamamlıyor. Bir taraf hukuk düzeni karşısında bugünlerde belirli kurumlara dağıttığı bir karar iradesini ve "devlet aklı"nı öne çıkarırken, diğer taraf toplumun geleceğine dair politik bir meseleyi yalnızca bir hukuksal prosedüre indirgeyerek politik muhtevayı yok ediyor. Bu yolla konuyu kamuoyu tartışmasının dışında bıraktıkları gibi cumhurbaşkanlığı seçimini, bu seçimin hukuksal prosedürüyle yetinerek sonuçlandırmamızı istiyor. Dolayısıyla bir taraf siyaseti, bir diğerini hukuk dışılaştırarak, diğer taraf ise yalnızca yasal olan ile sınırlayarak uğurlamış oluyor. Bir taraf siyasal eylemi devletin ebediyeti karşısındaki hukuk dışı bir eylem olarak görürken, diğer taraf siyaseti yalnızca bir usulî sürece bağlıyor ve daha ötesi aynı nedenle toplumu kendisiyle ilgili bir karardan saklıyor, onun kamusal eylemini dışlıyor, kendi politik gücünü demokratik süreçlerin yerine yerleştiriyor ve siyasal alanı bir "darbe"ye hazırlıyor. Böylece "devletin aklı" ile "hükümetin darbesi" arasında garip bir ilişki ortaya çıkıyor.
Devletin aklı
Emekli yargıç Sabih Kanadoğlu, bize Cumhuriyetin kurucu iradesine yönelik bir "tehdit" karşısında anayasayı nasıl kullanabileceğimizi pek güzel gösteriyor. Konunun uzmanlığına sığınarak bu "367" gösterisini komik bulanların bu kadar acele etmemelerinde fayda var. Çünkü, Kanadoğlu, bize, anayasa metninin yalnızca bir "hukuk metni" olmadığını bütün sarahatiyle gösteriyor. Anayasa metinlerini düz, sade ve net bir dizge, basit bir hukuk metni gibi okumaya çalışmak sıradan bir hukukçuluk kariyerine razı olmaktan başka bir anlama gelmez. Hem de başka pek çok şeyden habersiz bir sıradan hukukçu. Çünkü, anayasa okumak, herhangi bir sorunu, her zaman kendi dışına çağırarak çözmek demektir. Başka deyişle, anayasalar, hukuk ile siyaset arasındaki en karmaşık ilişkileri üst bir ifadeye kavuşturur. Aralarındaki sınırları ve geçişleri yeniden ve yeniden kurarlar. Anayasa metni, bir hukuk metni olduğu kadar bir edebiyat metnidir. Bir etik, politik ahlak, felsefe ve dahası bir teolojik metindir. Bu nedenle anayasa hukuku, hukuk olgusunun kendi dışındaki düzeyler veya tarih, politika, ekonomi, kültür, etik vb. gibi disiplinlerle ilişkilerinin en kapsamlı ve problematik biçimleriyle çözümlendiği özgün bir hukuki aracılık edinmiştir. Bu yolla anayasalarda "tarihsel" olan ile "hukuksal" olan arasındaki politik bağ gerçekleştirilmiş olur. Carl Schmitt, bunun bilimsel temellerini çok öncesinden ortaya koymuştu. Dolayısıyla, Kanadoğlu'nun girişimini kamu hukuku açısından yersiz görenlerin yapabileceği tek şey, kendi bilimsel konumlarını yeniden gözden geçirmek olmalıdır. Çünkü, Kanadoğlu, bize, herhangi bir politik sorunda anayasanın kurumsal varlığının ötesindeki bir siyasal güç ve karar meselesini göstererek çok temel bir soruna işaret ederken, aynı zamanda bu sorunun hukuk karşısında bir "devlet aklı" ile çözümlenmesini öneriyor. Böylece, o, siyaseti devlete ait bir özellik ve ayrıcalık olarak ortaya koyarak onun dışındakilere politik alanı kapatmaya çalışıyor. Cumhurbaşkanlığı seçiminde anayasal meselelere ve daha çok da "anayasanın ruhu"na işaret etmesinin temel sebebi budur: "Devlet aklı"nın siyasal alan üzerindeki tekelini tehdit eden bir grubun terbiyesine çalışmak.
Hükümetin darbesi
Kanadoğlu'nun "devlet aklı"na karşı ise hükümet bir "darbe planı" ile cevap veriyor. Buna müstakbel bir "darbe" demekte hiçbir sakınca yok. Çünkü, hükümetin yaptığı şey, kendisinin hukuk yoluyla ve siyaseten dışlanması tehdidi karşısında, siyaseti bu kez, aynı hukuk yoluyla, bütün grup ve taraflara yasaklamaktır. Görünürde "hukuksal" olandan hareketle kamuoyunu dışlıyor, açık tartışma ve aleniyeti yok ediyor. Karar alma süreçlerini sıradan bir hukuksal prosedüre indirgeyerek onun siyasal muhtevasını boşaltıyor. Diğer yandan ise yine aynı nedenle karar alma süreçlerini tek bir gövdeye (hükümetin başı) aktararak onun dışındakileri kendi operasyonunun basit bir parçasına dönüştürüyor. Parlamento bütün anlamını tehdit eden böyle bir süreçle karşı karşıya kalacağını ve bir sabah erken kalkan birisinin kendisini cumhurbaşkanı ilan edeceğini bildiği halde hiçbir eylemde bulunmuyor. Tam tersine, günü geldiğinde kendisine dayatılacak bir karara evet demeye hazır olduğunu gösteriyor.
Bu, cumhurbaşkanlığı meselesinin aynı zamanda bir "parlamento darbesi" haline gelmesini de sağlayacaktır. Politika, artık, hükümetin ve asıl başbakanın kendisine ait bir "sır" olarak, günü geldiğinde indirilecek bir darbeye dönüştürülüyor ve "devlet aklı"nın afallattığı bir politik eylemi, bu kez kendisi bir "darbe"yle felce uğratıyor.
En nihayetinde siyaseti hukuk dışılaştırarak ehlileştirmekle, sadece yasa olarak görmek davranışı, Tanzimat'tan bu yana varolan geleneksel bir zihni yapıda buluşuyor. "Yasa" muhalefetin dışlanması işlevini görürken, aynı anda siyaset yalnızca bir "yasa"ya dönüştürülüyor. "Devlet aklı" girişimi, cumhurbaşkanlığı seçiminde belirli bir siyasal tarafı hukuk dışılaştırmanın peşinde, "hükümet aklı" ise siyaseti yalnızca bir yasal prosedüre indirgeyerek yok etmenin. Bu yolla, tıpkı ordunun darbe yaparken İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesine dayanması gibi, yasal prosedüre dayanarak politika karşısında "darbe" yapıyor. Bu iki tarafın dışında hepimizin idrak edebileceği bir başka yer yok mu sorusuyla patlamak üzere olan okuyucuya söyleyebileceğimiz şey ise şimdilik şudur: Doğru bir siyaset ve doğru bir hukuk konusunda ciddi bir boşluk içinde olduğumuz kesindir ve bu boşluğu, öncelikle, geleneksel siyasal zihniyetin derinliklerine inip sorgulamadan aşmak mümkün görünmüyor. Eğer tarafların birbirine benzerliğini şimdiden görmezsek cumhurbaşkanlığı seçimi gibi daha pek çok konuda sadece bir politik "nesne" olmaktan kurtulamayacağız...
Not: Gündüz Aktan, milliyetçilik tartışmalarında bana yönelik herhangi bir atfın kendi yazılarında yer almadığını söylüyor. Ben ise aksine dair sayısız not yığmak yerine, Aktan eğer böyle söylüyorsa böyledir diye kabul ediyor ve kendisini daha fazla bunaltmamak için milliyetçilik ve ırkçılık konusunu şimdilik kapatıyorum.
ORHANGAZİ ERTEKİN: Dr., Yargıç, Yerköy-Yozgat