Devlet vesayeti ve birey

Devlet vesayeti ve birey
Devlet vesayeti ve birey

Yeni eğitim yılında Kuran dersleri de olacak.

Mevcut iktidar, Türkiye'nin beşeri sorunlarına dini ve milli perspektiften baktığı müddetçe o sorunları çözemez
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

Yaşamak sorunlarla karşılaşmayı zorunlu kılar. Her sorunun da bir çözümü vardır. Ancak bu ülkede bazı sorunların çözümü yok gibi. Kürt, Alevi, Kıbrıs sorunları, çözümü olmayanlardan. Yıllardır tartışılır, ama çözüme doğru bir mesafe alınmaz. Hatta birikmiş tecrübenin fayda vermediği de vakidir. Kürt sorununun bugünkü seyri, bunun bariz kanıtı. Hâlbuki ülkenin maddi sorunlarının çözümünde büyük bir ilerleme var. Ancak aynı hükümet sosyal sorunları çözemiyor. Öyle ki, bazı beşeri meselelerde eskiye nazaran daha kötüye gidildi. Şu soru açık bir şekilde sorulabilir: Maddi sorunları çözebilen siyasi bir kadro, beşeri sorunları neden çözemiyor?
Bu soruya verilecek en kısa cevap, maddi sorunların çözümünün daha kolay olduğudur. Sorunlar belli. Onların çözüm yolları da az çok bilinir. İmkânlar ve kaynaklar bellidir. Siyasi iktidar, en etkin ve maliyeti en ucuz olan çözümü, proje haline getirir, uygulamaya koyar. Gerek sorunun tespitinde, gerekse giderilmesinde yöneticilerin bağlı oldukları ideoloji veya inanç sistemi aktif değildir. Başka bir deyişle, bu alandaki başarılar, herhangi bir ideolojinin veya inancın ürünü değildir. Çünkü maddi sorunların çözümü aşikârdır, inanca ve ideolojiye göre pek değişmez. Bu savıma itiraz edilebileceğini şimdiden kabul etmekle beraber, bunu, beşeri sorunlarla mukayese etmek için yaptığım görülünce, bir toleransı hak ettiğimi sanıyorum.
Sosyal meselelerin çözümüne gelince, burada, gerek sorunun algılanmasında ve gerekse çözümünde, çoğu zaman siyasi kadronun inançları ve ideolojik bağlantıları devreye girer. Birey olarak yöneticiyi mutlu eden doğmalar ve bundan doğan yaşam biçimi, onun için en geçerli mutlak doğrulardır. Yönettiği halkı sevdiği ve onlara şefkatle baktığından, onların da bu hakikatlerden nasiplenmelerini ve mutlu olmalarını ister. İşte en büyük hatayı burada yapar. Bireysel inanç ve pratiklerini bir norm haline getirip sonsuz iyi niyet eşliğinde, bütün topluma uygulamaya kalkar. Başbakanın önderliğindeki hükümetin sosyal alandaki icraatı bundan ibaret. Bu sebeple beşeri sorunlarda maalesef başarılı olamayacaklar. Çünkü Alevi sorununda Sünni Müslümanlar, Kürt meselesinde Türk milliyetçisiler, AB’ye katılmada İslam medeniyetçisiler. Hâlbuki yönetici yönetirken, şahsi inançlarını ve yaşam biçimini kendisine saklaması gerekir. Bu bireysel tercihlerini, mümkün olduğu kadar gizli tutması gerekir. Çünkü hiçbir inanç ve ideolojik ilke, evrensel bir hakikat haline gelemez. Yönetici, inançlar ve yaşam biçimleri konusunda tarafsız bir hakem gibi davranmadıkça, sorun çözmek yerine sorun çıkarır, mevcut sorunları büyütür. 

Norma dönüşme 

Eğitim alanında Kuran ve Siyer derslerinin konması, İmam-Hatip okullarının çoğaltılması, ilkokula 5 yaşında başlanması gibi yenilikler, iktidarın, norm haline gelmiş inançlarının sonucudur. Ne kadar da iyi eğitildiklerinden eminler! Ne kadar ideal birey olduklarından da! Herkes de onlar gibi olsun istiyorlar! Kant gibi büyük bir filozof bile, iyi bir eğitim alamadığından yakınırken, bu zevatın bilgi ve inançlarının doğruluğundan bu kadar emin olmaları, takdire şayan!
Yöneticinin fazilet derecesi, topluma sağladığı mutlulukla ölçülür. İşi fevkalade zordur. Bireysel erdemler, onu kurtarmaz. Bireysel yaşamının aslında, toplumu ilgilendirmemesi gerekir. Bu sebeple tarihte, bazı toplumları, onların dininde olmayan yöneticiler yönetmiş, takdir ve sevgilerini kazanmıştır. Yöneticinin zihninde, yönettiği halkın mutluluğundan daha yüce bir amaç olamaz. Bundan daha ulvi bir hedef zaten olamaz. Vardır diyenler, insanları o hayali hedeflere kurban etmişlerdir. Kendince, kendisinden daha kıymetli, onun mutluluğunu aşan ve onu araçsallaştıran bir hedef tahayyül eden kimse, kendine yazık eder. Böyle, insanı köle kılan bir hedefe insanları çağıran önder rolündeki kimseler de, tüm insanlığa yazık eder. 

Vasi 

Diğer önemli bir husus ise, bu tür mütedeyyin yöneticilerin halk üzerinde, yaşam modeli hususunda, vasi rolünü üstlenmeleri. Çocuk yetiştirir gibi, zararlı diye, şunu bunu yasaklamaları, doğru yolu gösterme zahmetinde bulunmaları. Hâlbuki erdemli yaşama konusunda, vatandaşların devlet ricalinden alacakları bir ders yok. Onlardan talebimiz, erdemlilik yolunda çıkabilen engelleri kaldırmaları.
Bir dinin doğmalarına veya bir ideolojinin ilkelerine dayanan bir rejimin veya yönetim tarzının 21. asırda başarılı olması mümkün değil. İnançların seçiminde ve yaşam şeklinin tercihinde, bireysel özgürlüklerin genişlediği çağımızda, bir inancın esaslarını eğitimin bir parçası haline getirmek, belli bir yaşam modelini dayatmak, fevkalade yanlış. Aslında, son çeyrek asırda, eğitim alanında, dünyadaki gelişmeler gözlemlendiğinde, küresel bir standarda doğru gidildiği görülecektir. Tüm dünyada, eğitim siyaset konusu olmaktan çıkıyor. Rejimlerden bağımsız evrensel bir kurum haline dönüşüyor. Bunun farkında olan iktidarlar, eğitimle fazla oynamazlar.
Halkın mutluluğu, yöneticinin yegâne hedefi olunca, bütün insanlar şu veya bu şekilde inansalar veya şu mezhebin akidesine geçseler mutlu olurlar diye bir hüküm, bu hedefe uygun düşmez. Biri Kuran dersi alarak mutlu olur, biri almayarak mutlu olur. Biri namaz kılarak, oruç tutarak mutlu olur, diğerine bunları dayatırsan mutsuz olur. O zaman, insanları inançlarda serbest bırakmak esastır. Hiçbir inanç sisteminin, teorik bazda, diğerine üstünlüğü olamaz. Rasyonel tutarlılık bile bir avantaj değildir. İnançların değeri, inançlının amelinde ortaya çıkar. Kıstas, fiili yaşantıdır. Dürüst, hakikatli, her insana saygılı, çalışkan bir insan, erdemlidir. Neye inanmışsa inanmıştır. Hurafe midir inandıkları, gerçek vahiy midir, bilmek gerekmez. Amel iyiyse, onu bu amele götüren inanç da iyidir. Yok, eğer ameller kötüyse, bağlı olduğu inancın şu veya bu kaynaklı olması önemli değildir. O insan erdemsizdir.
Yazının temel sorusuna dönecek olursak, mevcut iktidar, Türkiye ’nin beşeri sorunlarına dini ve milli perspektiften baktığı müddetçe o sorunları çözemez. Kürtlere veya Alevilere nasıl mutlu olacaklarını sormalıdır. Bir Kürt kendi kimliğiyle, kendi diliyle eğitim görerek mutlu olacaksa, hayır sen Türk kimliğiyle ve Türk diliyle yaşayacaksın demek yanlıştır. Bu yanlışla Kürt mutlu olmayacak. Bir Alevi, cami yerine cemevine gitmek istiyorsa, bu, onun hakkıdır. Hayır, sen bir Sünni gibi yaşayacaksın demek yanlıştır. Bu dayatma karşısında Alevi, mutsuz olacaktır. İktidar, yönetmekte olduğu insanlara, hangi menşe, mezhep ve meşrepten gelirse gelsin, aynı ihtimam ve saygıyı göstermeli, onlar arasında ayrımcılık yapmamalıdır.
Netice olarak şunu diyebiliriz: Bir inancın veya ideolojinin doğma ve ilkeleriyle tutsak kılınmış bir zihin, beşeri meseleleri çözemez. Büyük sorunları, ancak özgür zihinler çözer. Özgürlüğe kavuşmamış, onun hazzını tatmamış bir zihin, başka insanları özgürleştirebilir mi?
* Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe