Devletin sahibi kim olacak?

Cumhurbaşkanı seçimi çerçevesindeki gelişmeler, Genelkurmay Başkanlığı'nın 27 Nisan muhtırası ve Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararla, Türkiye'deki sistemi bütünüyle tıkamış oldu. Bu tıkanıklığı açmak için hükümet kanadının yaptığı hamlelerin...
Haber: MEHMET BEKAROĞLU / Arşivi

Cumhurbaşkanı seçimi çerçevesindeki gelişmeler, Genelkurmay Başkanlığı'nın 27 Nisan muhtırası ve Anayasa Mahkemesi'nin verdiği kararla, Türkiye'deki sistemi bütünüyle tıkamış oldu. Bu tıkanıklığı açmak için hükümet kanadının yaptığı hamlelerin, krizi ertelemekten başka bir işe yaramayacağı kısa sürede görülecek. Yine aynı şekilde sağda ve solda birlik çalışmalarının da yerleşik devlet iktidarı patronajında AKP'ye karşı cephe kurma anlamına geldiği kimsenin gözünde kaçmıyor ve krizi çözme şöyle dursun krizi halka yayma sonucunu doğuracağı açık.
Burada sorulması gereken soru, cumhurbaşkanlığı kurumunun niçin bu kadar önemli olduğu ve AKP'nin Cumhurbaşkanını seçmesinin bazı çevreler tarafından niçin istenmediğidir. Ahmet İnsel'in, Radikal İki'deki yazısında (6 Mayıs 2007) çok açık bir şekilde ifade ettiği gibi, yerleşik devlet iktidarı 1961 Anayasası'ndan başlayarak kendini sürekli olarak tahkim ederek müdahale araçlarını anayasal yapının içine yerleştirdi, Türkiye'deki sistemi vesayet demokrasisi haline getirdi. 12 Eylül idaresi tarafından hazırlanan 1982 Anayasası'nda Cumhurbaşkanlığı ve üyelerini Cumhurbaşkanının atadığı Anayasa Mahkemesi, vesayet sisteminin en temel iki kurumudur. Bu kurumlar parlamenter sistem içinde hukuk devletinin işleyişini denetlemek için değil, Cumhuriyet'in varoluş nedenini (raison d'etre) korumak için oluşturuldu. Bu nedenle, Cumhuriyetin temel ilkesi olarak vaaz edilen laiklik konusunda kendilerini henüz yeterince kanıtlayamadığı (özde laik olamadığı) düşünülen bir kadronun "Cumhuriyetin son kalesi"ni ele geçirmesi kabul edilmiyor. Nitekim, vesayet sisteminin organları işletildi ve AKP'ye Cumhurbaşkanı seçtirilmedi.
Buna karşılık AKP, önce Genelkurmay bildirisine karşı demokratik tepkisini ortaya koydu. Anayasa Mahkemesi'nin toplantı yeter sayısı için 367 gerekir kararı karşısında da, bundan böyle TBMM'nin cumhurbaşkanı seçemeyeceğini söyleyerek, Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini öngören Anayasa değişikliği teklifi vererek seçim kararı aldı. İlk bakışta AKP'nin bu yaptıkları doğrudur; formel işleyişte bu krizden çıkmak için başka bir yol gözükmüyor.
Ne var ki AKP'nin bu hamleleri sonuna kadar götürebileceği ve sürecin sonunda Cumhurbaşkanını halka seçtirerek bu krizi aşacağı kuşkuludur. Elbette demokrasiden yanayız, bu nedenle parlamentoya, bu arada parlamentoda çoğunluğu bulunan AKP'ye yapılanın antidemokratik bir müdahale ve haksızlık olduğunu düşünüyoruz. Ancak reel durumu da görmek zorundayız, bu süreçte müdahale eden demokrasi dışı güçlerin de başka hamlelerinin olabileceğini görmeliyiz. Kaldı ki AKP bu süreci başarılı bir şekilde geçse ve istediği cumhurbaşkanını alsa bile bunun demokrasi ve toplumsal barış açısından fazla bir önemi olmayacak. Çünkü bu sürecin sonunda toplum yaşam tarzları üzerinde ciddi bir şekilde iki cepheye ayrılmış olur. Bu da ülke barışı için hiç de hayra alamet bir durum değil. Ayrıca Cumhurbaşkanını halkın seçmesi tek başına Türkiye'deki vesayet sistemini demokratikleştirmez.
Bence AKP'nin bir şansı vardı. Aslında bunu çok önce yapmalıydı ama bu süreçte bile yapsaydı hem kendisinin hem de Türk demokrasisinin önünü açabilirdi. Yukarıda ifade ettim, 27 Nisan bildirisine hükümetin verdiği tepki yerindeydi, seçim kararı alması da doğruydu. Ancak bundan sonraki hamleleri, yani "parlamentoya cumhurbaşkanı seçtirmiyorsanız ben de halka seçtiririm" resti ile seçime gitmesi yanlış. AKP, bunun yerine, başta cumhurbaşkanının yetkilerinin azaltılarak sembolik bir kuruma dönüştürülmesi olmak üzere, demokratik bir anayasayla siyasi partiler yasası ve seçim yasalarında temsili demokrasiyi mümkün kılacak değişiklikleri seçimden sonra hemen yapacağını ilan ederek seçime gitmeliydi. Bunu yapmadı. AKP hâlâ cumhurbaşkanlığını bu haliyle ele geçirmenin yollarını arıyor ve bu da ülkeyi daha da derin krizlere gebe hale getiriyor.
AKP'nin niçin böyle davrandığını anlamak için onu doğuran şartları bilmek, AKP'nin nasıl bir değişim süreci ile Milli Görüş Hareketi'nden koptuğu ve nasıl bir muhafazakâr demokrat parti olduğunu irdelemek gerekir.
Herkes kendi bakış açısına göre bir tanımlama yapabilir, ama Milli Görüşçülere göre bu gelenek bir itirazın adıydı. Yani bir medeniyet havzasının merkezi iken başka bir medeniyetin çevre unsuru olmaya zorlanan bir halkın bu duruma itirazının adıydı, Milli Görüş. Milli Görüş, yenilmişlik psikolojisini reddetmek, kim olduğunun ve hangi imkanlara sahip olduğunun farkına varmak demekti. Sadece tarihi mirasın değil, bugün yaşananların ve bu coğrafya insanının yarına uzanan hayallerinin, adalet, insan gibi yaşama ve itibar aramanın adıydı, Milli Görüş. Bu düşüncelerle yola çıkan bir grup insan, 1970'lerin başında siyasi parti olarak örgütlendiği uzun ve zahmetli bir yürüyüşten sonra, 90'lı yıllarda yükselişe geçti ve 1996 yılında Türkiye'de koalisyonun büyük ortağı olarak iktidar olundu. Türkiye'nin yüzyıllık istikametini değiştirebilecek bu durum, Türkiye'yi yöneten "Batıcı" elit ve Batı tarafından ciddi bir tehlike olarak algılandı ve Milli Görüş'ün durdurulması için 28 Şubat süreci dediğimiz postmodern müdahale tezgahlandı. 28 Şubat müdahalesi ile durdurulan Milli Görüşçüler, olup bitenleri böyle algıladılar.
Milli Görüş Hareketi içinde bir grubun, "değişelim" demesi bugünküne benzer olağanüstü şartlar içinde oldu. 28 Şubat öylesine bir baskı ortamı oluşturmuştu ki, bırakın siyaseti, insanlar ticari faaliyetlerinden gündelik yaşamlarına kadar büyük mahrumiyetler yaşamaya başlamıştı. 28 Şubatçılar, "Bunların partilerini kapatmak yetmez, köklerini kazımak gerekir" diyorlar ve böyle de davranıyorlardı. Tam bir sürek avı başlatılmıştı, siyasetle ilgili olsun olmasın dindar insanların içine müthiş bir şekilde yok olma korkusu ekiliyordu. AKP projesinin böylesine psikolojik bir ortamda yürürlüğe konduğunu hatırlamak gerekir.
Müslüman demokrat
Siyaset bilimciler Türk sağının üç temel özelliğini vurgularlar. Bu özellikler, milliyetçilik, muhafazakârlık (dindarlık) ve medeniyetçilik/kalkınmacılıktır. Milli Görüş partileri ile ilgili sorun, dindarlığın dozu ve sağın diğer iki özelliği olan milliyetçilik ile medeniyetçiliğe olan mesafeleri oldu. Zaman zaman, özellikle zorda kaldıklarında, muhafazakârlığın dozunu mütedeyyinliğe kadar çekseler ve milliyetçilik ile medeniyetçiliğe yaslansalar da Milli Görüş partileri, esas olarak İslamcı olduklarından sağ yelpazeye tam olarak yerleştirilemiyordu.
28 Şubat'ın baskıları ile bunalan Milli Görüşçülere, "Muhafazakârlığı dindarlık sınırında tutun, milliyetçilik önemli değil ama Batıcılık olmasa bile liberallik ve serbest piyasacılık anlamında medeniyetçiliği ihmal etmeyin" deniyordu. Bu teklif hemen herkesten ama özellikle liberal demokratlardan geliyordu. Kanaatim odur ki, bu teklifi yapanlar, FP'yi, çevreyi temsil eden Türkiye'nin en dinamik partisi olarak görüyorlar ve bir tür Müslüman demokrat parti olarak evrilerek merkeze gelmesi ile merkezin de değişeceğini umuyorlardı. Elbette bu o kadar kolay bir şey değildi. Öncelikle Türkiye'de devlet servet, statü ve itibar dağıtan bir yerdi ve iktidarı ellerinde tutanların buna kolay kolay razı olmayacakları açıktı. Öte yandan, İslamcılıklarından vazgeçme koşulu ile merkeze davet edilenler, statükoya dahil olduklarında tüm dinamizmlerini kaybedebilir, otoriter merkezin cazibesine kapılabilirlerdi.
İşte esas sorun buydu. Çünkü, merkezde olan elitlerle FP'nin elitleri arasında siyaset yapma tarzı bakımından bir benzerlik vardı ve FP'nin bu şekilde İslamcılıktan arındırılarak dahil edilmesi bu sorunun aşılması açısından bir yenilik değildi. Çünkü FP'den kopup AKP çatısı altında örgütlenen Milli Görüş'ün yenilikçilerinden istenen demokratlık değildi. Evet totaliter bir ideoloji olan İslamcılık terk ediliyordu, bu, yine totaliter bir ideolojinin sahipleri olan merkez eliti ile gerginliği azaltacaktı ama otoriter devlet yapılanmasının demokratikleştirilmesi için yeterli değildi. Değişim teklifini kabul eden FP'nin yenilikçileri, FP'nin taşıdığı ideolojiyi tartışıyorlardı ama merkezin ideolojik/totaliter yapısına itiraz etmiyorlardı. Oysa esas sorun, merkezin otoriter yapısıydı.
Nitekim, son kriz tam da bu eksende başladı. AKP, dört buçuk yıllık iktidarı boyunca, AB sürecinin dayattığı bazı iyileştirmelerin dışında, devletin demokratikleştirilmesi ve siyasetin serbestleştirilmesi ile ilgili tek bir adım atmadı. Örneğin, cumhurbaşkanının yetkilerinin demokratik parlamenter sisteme uygun bir şekilde azaltılması hiç düşünülmedi. Tam tersine AKP, tabanına cumhurbaşkanlığı seçimini beklemeleri, cumhurbaşkanlığı alındıktan sonra beklentilerinin gerçekleştirileceği mesajını verdi. Bu durum yerleşik iktidarın bürokratik eliti tarafından "devleti ele geçirecekler" şeklinde algılandı. 22 Temmuz seçimlerine giderken yaşadığımız tablonun adı "devleti ele geçirme kavgası"dır. Cumhurbaşkanını halka seçtirmek bu kavgayı bitirmez aksine bu kavga halka taşınmış olur.
Yukarıda ifade ettim, yapılması gereken, 22 Temmuz seçimlerini kurucu meclis seçimlerine dönüştürmek ve sonra bütün kurumları yerli yerine oturtacak demokratik bir anayasa hazırlamaktır. Ama nasıl, hangi seçim sistemi ile? Milletvekili adaylarını genel başkanların atayacağı, yüzde 10'luk ülke barajı nedeniyle seçmen tercihlerinin büyük bir kısmının parlamento dışında kalacağı bir seçimle bu nasıl mümkün olacak?
MEHMET BEKAROĞLU: Eski milletvekili