Din neden değiştirilir?

Bir bebek doğduğunda, çok fazla seçim yapma şansı yoktur, onu dünyaya getirmeye ve büyütmeye karar vermiş anne ve babası, bazı kararları onun adına alırlar, onlar adına da kendi anne babaları karar vermiştir.
Haber: ÖZGÜR ÖZTÜRK / Arşivi

Bir bebek doğduğunda, çok fazla seçim yapma şansı yoktur, onu dünyaya getirmeye ve büyütmeye karar vermiş anne ve babası, bazı kararları onun adına alırlar, onlar adına da kendi anne babaları karar vermiştir. Örneğin, ismimize kendimiz karar veremeyiz, evde hangi dilin konuşulacağı ve hangi dilin anadilimiz olacağına, nerede ve nasıl doğacağımıza, doğduğumuz ülkenin geleneklerine, doğar doğmaz mı, 13 yaşında mı, yoksa ilkokula başlarken mi sünnet olacağımıza hatta bireysel olarak oluşturduğumuzu düşündüğümüz damak zevkimize dahi kendimiz karar vermemişizdir. Dünyanın tüm bebekleri aynı acıyı, aynı tatlıyı, aynı ekşiyi hissederler, ama ilk iki sene içinde annemizin bizi nasıl beslediği, evde pişen yemeklerin kokuları, etrafta gördüğümüz aile fertlerinin hangi yemekleri iştahla ve severek yediklerine şahit olmamız, beynimizin derinliklerine öyle kazınır ki, ileride modern bir füzyon mutfağı restoranında yemek yerken, en fazla beğendiğimiz tat, o çocukluğumuzun koku ve hazlarını beynimizde tekrar uyaranlar olur.
İçine doğduğumuz aile, o ailenin değerleri, zevkleri, gelenekleri ve çevreyle kurdukları ilişkiler ağı, biz farkında olmadan, sokakta top oynarken bir yandan kendi kendine programlanan kişiliğimizin ana hatlarını, çerçevesini oluşturur.
Yaşama kültürü
Tabii ki bizim için en belirleyici olan ama çocukluğumuzda 'seçim yaparak' seçmediğimiz en önemli şeylerden biri de dinimizdir. Din sadece bir inanç ve Allah'a yakarış biçimi değildir, beraberinde getirdiği bir yaşama kültürü vardır. En dindar olmayan, hatta dinin eve nüfuz etmemesi için özel çaba gösteren aileler bile, Kurban Bayramı'nda ziyaret alırlar, tatile çıkarlar. Erkek çocukları sünnet olur ama bunun dini bir ritüel olduğunun çoğu zaman farkında olmaz. Çocuklar etrafta büyüklerin ellerinin öpüldüğünü görür, cuma günleri insanların namaza gittiğine, arkadaşlarının oruç tuttuğuna şahit olurlar, oruç tutmadığı halde Ramazan pidesi kokusu ve tadı için Ramazan ayının gelmesini beklerler ve o herkesçe ortak ve aynı zamanda yapılan faaliyetten hoşlanır hale gelebilirler.
Din o kadar içimize işlemiştir ki, onu bir gömlek çıkarır gibi değiştirmek, hiç okumadığınız bir kitap veya görmek istemediginiz bir fotoğraf gibi hayatınızdan çıkarmak kolay değildir, belki de kişisel mücadelelerin en zorlularından birisidir.
Peki, din bir ihtiyaç mıdır? Bu konuya ortaöğretim din bilgisi kitaplarındaki gibi 'evet, en büyük psikolojik ihtiyaçtır' diye cevap vermek abartılı olur. Keza, bazı insanlar için çok büyük bir ihtiyaçtır, kendi varoluşunu dininden ayrı tanımlayamayan, diniyle o kadar bütünleşmiş insanlar çoktur ama gördüğümüz ve bildiğimiz, hayatında 'din' kavramı olmadan ve bunun eksikliğini duymadan yaşayan birçok insan da vardır. Geleneksel, dindar bir çevrede yetşmişseniz dini inançlarınızın daha yoğun olacağı beklenebilir, aldığınız eğitim de etkilidir, eğer ultra laik, dinden hiç bahsedilmeyen bir eğitim alırsanız, dindar olmamanız büyük ihtimaldir, kişilik yapısı da bir kişinin dindarlık veya inanma gereksiniminde belirleyici olsa gerektir. Bir de tabii ki işin içine biyoloji, genetik ve tıp da girecektir. Mistik yanı fazla olan kişilerde, şakaklarımızın altında bulunan temporal lob adı verilen beyin bölgesinin iç kısımlarında aktivite fazlalığı saptanmıştır. Neticede dini inancın yemek yemek, su içmek ve barınmak gibi, yaşamsal, yani olmazsa yaşamımızın devam edemeyeceği bir ihtiyaç olmadığı da açıktır.
Ancak, dindar hastalarım ve arkadaşlarımda gözlediğim şey, her türlü yaşamsal sıkıntıda, eğer sığınılacak bir 'Allah' inancınız varsa, bunun huzur verici etkisinin gerçekten vazgeçilmez ve hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar derin olduğu, hiçbir antidepresanla veya en iyi psikoterapistlerin terapisiyle elde edemeyeceğiniz, evrenle bütünleşme, teslimiyet, aczini kabullenme ve buna bağlı huzur duygusu, dinsel inanışla birlikte gelen en büyük hediye bana göre...
Neden?
Belki de Budizm'den İslam'a kadar tüm dinlerin ve mistik öğretilerin amacı, insana bu huzur ve dinginliği sağlayabilmektir. Bu inançların hemen hepsi gerçek takipçilerine bu konforu sağlayabilecek içeriğe sahiptir, hatta İslamiyet, içerdiği mistisizm ve sufizm öğeleri açısından biraz daha avantajlıdır. O zaman burada güncel bir konuya geliyoruz. Bir grup insan için dinsel inanç gereksinimi varsa ve bütün dinler bu amaca hizmet ediyorsa, özellikle ülkemizde bazı Müslümanlar neden din değiştirip Hıristiyan olmayı seçiyor?
Dinini değiştirmenin tabii ki bireysel nedenleri vardır, ancak bence bu durumun sebebini daha çok varolan dini eğitim ve anlayışta aramak gerekir. Modern hayatın egemenliğinde olan büyük şehirlerde hayat hızlandı, iletişim teknolojisi dünyayı küçülttü ve kapitalist yaşama biçimin zorlamasıyla kadınlar iş hayatına daha fazla girdi ve özellikle son 30 yılda kentli orta sınıf insanların sayısı çoğaldı. Kaçınılmaz biçimde bu insanların hayatla ilgili beklentileri ve algıları da değişti, geleneksel dinsel yaşam biçimi çok gerilerde kaldı.
Ancak bunların hiçbiri, ruhun derinliklerinde kök salmış huzur ve dinginlik arayışının alternatifi değildir. Bu insanlar bir yandan modern hayatın getirdiği zevklerin sefasını sürmek, ama bir yandan ihtiyaç duyduklarında 'din' de orada olsun isterler. İçki içmek ama arada Cuma namazına da gitmek, başı açık gezmek ve babasının cenazesinde tabuta yaklaşabilmek veya türban takmak ama altına kot pantalon da giyebilmek, saçını uzatıp küpe takmak ama camide yadırganmamak isterler.
Bir kişiyi, inancı veya yaşam tarzını kabullenmek için özdeşim yapabilmek çok önemlidir, özdeşim yapamadığınız bir inancı veya kişiyi sevemezsiniz. Kendi lise öğrenimimden bugüne kadar değiştiğine şahit olmadığım şeylerden biri, din bilgisi öğretmenlerinin şehirli orta sınıf çocuklarının özdeşim kurabileceği insanlar olmaktan çok uzak olduklarıdır. Çoğunlukla kırsal kökenli olmaları tabii ki onların suçu değildir de, neden bu gençlerden, kendilerine benzeyen bir din bilgisi öğretmeni veya imam çıkmaz, bu cevaplanması gereken bir sorudur. Yaşar Nuri Öztürk'ü popüler edenin kent kökenli orta sınıfların 'kendilerine benzeyen' ve onların yaşam tarzına 'din dışı' demeyen birisine duydukları ilgi olduğunu unutmamak gerekir. Etrafındaki din öğretmeni veya mahalledeki imamla bu özdeşimi yapamayan birisinin gidip üç dil bilen, sinemadan, yemekten, şaraptan bahsedebilen ve bunların yanında bir de dindar olabilmeyi yadsımayan bir Protestan misyonerden etkilenmesine şaşırmamak gerekir.
Ülkemizde dinsel inanç ve İslamiyet'in, hoyrat, hoşgörüsüz, kadın erkek eşitliği açısından sorunlu olduğu imajını yaratan bir dinsel 'bilgililer' kastı, giderek orta sınıf kentli aileleri dinden uzaklaştırıyor, bu bir vak'adır. İslam pratiğinin detaylarına takılmış bir tartışma zemini, insanların inanma ihtiyaçlarını gidermek için kendilerine başka yollar bulmalarına yol açıyor. Kimisi inanç pratiğini tamamen hayatından çıkarıyor, kimisi transandantal meditasyon veya feng-şuiye sarıyor, falcılar, medyumlar hatta bazen ideolojiler, bu boşluğu doldurmaya çalışan insanların umudu oluyor.
Müslüman aydınların ve Diyanet'in kafa yorması gereken şey, kent kökenli orta sınıflarla onların beklentileri ve ihtiyaçlarına uygun bir dini-İslami pratiğin nasıl hayata geçirileceği olmalıdır. Bu, cenaze merasimlerinin düzeninden camilerin hijyenine, imamların sosyal ve kültürel vasıflarının artırılmasından cuma hutbelerinin içeriğine kadar geniş bir yelpazede yapılabilir. Aksi takdirde ne misyonerlik ne de misyoner cinayetlerinin sonu gelmeyecektir.
ÖZGÜR ÖZTÜRK: Dr., psikiyatrist