Din ve demokrasi

Din ve demokrasi
Din ve demokrasi
Türkiye gibi laiklikte epey yol almış ülkelerde dahi kadim norm, dinin devletin vesayetine tabi olması yönünde
Haber: ARMAĞAN ÖZTÜRK* / Arşivi

Son iki ayki konjonktür dikkate alındığında Türkiye ve Mısır siyasetlerine kitlesel kent ayaklanmalarının damgasını vurduğu söylenebilir. Şüphesiz ki, Tahrir süreciyle Taksim süreci arasında sayısızca yapısal fark var. Çünkü sonuçta hem kapitalist toplumların kendi içerisinde hem de kapitalistleşen toplumlarda eşitsiz gelişme yasaları yürürlükte. Bu nedenle tek bir zamansal skala kullanıyor olmasına rağmen farklı coğrafyalarda farklı tarihler yaşanmaya devam ediliyor. Ancak yine de benzerlikler olabilir ve biz bu bahsi geçen benzerliklerden soyutlama düzeyinde birtakım ortak sonuç ya da sorulara ulaşabiliriz. Bu olası ortaklığa atıfla rahatlıkla diyebiliriz ki, 2013 Haziranı itibarıyla Türkiye ve Mısır siyasaları şöylesi bir soruna kilitlenmiş durumda.
Halkının çoğu Müslüman olan bir ülkede, demokratik yollarla iktidara gelmiş bir hükümete karşı bu iktidar, İslami-muhafazakâr hassasiyetler doğrultusunda kamusal alanı tektipleştirmeye kalkıyor, liberal-seküler kesimi asimile eden ve (veya) özel alana çekilmeye zorlayan adımlar atıyor ve politik doğrultusunu şekillendirirken açıkça çoğunlukçu bir dil kullanıyorsa, yurttaşlık hukuku ve demokrasi adına ne yapmak gerekir? Demokrasi adına ne yapmak gerekir sorusunda demokrasi hem liberal demokraside kristalize olan burjuva değer ve kurumlarını hem de antik Atina’dan beri demokrasinin normatif içeriğini oluşturan başta eşitlik olmak üzere bir dizi ilkeyi birlikte ifade ediyor.

Engel, İslam’ın kendisi

Öncelikle en yakıcı meseleyle başlamak yerinde olur. Halkının çoğu Müslüman olan ülkelerde demokrasi önündeki en büyük engel bizzat İslam’ın kendisi. Şu kadarını biliyoruz ki dinler, genelde demokratik kültürü desteklemiyor. Çünkü din kurumu mutlakiyetçi, dindarlar da müzakere, eşitlik ve çoğulculuğu küçümseyen din temelli mutlakiyetçi kültür içerisinde yaşamlarını inşa ediyorlar. Dolayısıyla bir ülkede din kurumu ne kadar belirleyici ise ya da kişiler düşünürken ve eylerken dini referanslara ne kadar sıklıkla başvuruyorsa, orada demokrasi derinleşemiyor. Din temelli kültür demokrasiyi derinleştirecek her adımın antitezi gibi sonuç doğuruyor. Demokrasi için kimsenin diğer kimseye karışmadığı, bireyci bir özel alan özgürlüğüne ve her türlü tektipleşmeye karşı toplumsal dengeyi koruyan güçlü bir sivil topluma ihtiyaç var. Ancak din, tek bir doğruyu güçlü bir şekilde dayatıyor. Toplumsal, siyasal ve hukuki vehçeleri olan o tek doğru karşısında ne dokunulmaz özel alan ne de özerk sivil toplum söz konusu olabiliyor. Her şeyi bilen ve herkese karışan Başbakan Erdoğan örneği, bu bahsi geçen olanaksızlığın sofistike örneği olarak karşımızda duruyor.

Laiklik mi?

Tam bu noktada laikliğe değinmek gerekli. Türkiye’de son 10 yılda ciddi ölçüde aşınan, Mısır’da ise zaten başından beri yeterince güçlü bir şekilde yerleşememiş laiklik, bu iki ülkedeki demokrasi krizinin arkasındaki temel katalizör güç. Muhafazakâr-liberal kesim bu gerçeği kabul etmeye bir türlü yanaşmıyor. Ama tablo açıkça ortada. Türkiye’de, Mısır’da ve pek çok Müslüman çoğunluklu ülkede Batılı anlamda bir demokrasi yok. Çünkü halk yeterince seküler, rejimler ise laik değil. Bu bağlamda dikkatimizi devletin örgütlenme biçimine kaydırmamız yararlı olabilir. Çünkü İslam dünyasında devlet karşısında özerk bir din kurumu, hiçbir zaman tam olarak mümkün olmadı. Türkiye gibi laiklikte epey yol almış ülkelerde dahi kadim norm, dinin devletin vesayetine tabi olması yönünde. Tabii bu durum laikliğin kurumsallaşmamasına yol açıyor. Ama aynı zamanda demokrasi eksik çünkü din çok güçlü argümanının da sosyolojik sınırlarını
ortaya koyuyor.

Sorumsuz yetkili seçkinler

Peki devleti sorunsallaştırdığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor? Devlet, demokrasiyi iki biçimde güdükleştiriyor. Her şeyden önce pek çok İslam ülkesi pre-kapitalist bir ekonomi politik doğrultuya sahip. Kapitalizmin yeterince olgunlaşmadığı -Mısır böyle bir örnek aslında- toplumlarda hanedanlar, ordu veya ulema, rejimi doğrudan doğruya belirliyor. Bahsi geçen düzen patrimonyal bir karaktere sahip. Demokrasiyle devlet arasında gücünü halk iradesinden almayan ama halk adına karar alabilen sorumsuz yetkili bir iktidar seçkinleri öbeği var. Ancak demokrasi sorunsalı bakımından Türk devletindeki arıza, Mısır devletinden farklı. Çünkü kapitalist toplum pek çok pratiği aracılığıyla yerleşmiş durumda. Böylesi bir ülkede demokrasi eksikliğini geleneksel yapı ve (veya) güçlü bürokrasi üzerinden izah etmek mümkün değil. Erdoğan’ı demokrasi isteyen geniş kitlelerle karşı karşıya getiren asıl mesele de bu zaten. Eskiden askeri vesayeti suçlayarak kendi antidemokratlığınızı veya demokrasiyi derinleştirme konusundaki isteksizliğinizi gizleyebiliyordunuz. Ama böyle bir söylem, geniş kitleleri ikna etmeye yetmiyor artık.

Almanya, Japonya vs...

Türkiye demokrasisi önündeki en büyük engel ise kapitalizmin inşa edilme biçimi. Türk kapitalist modernleşmesi İngiltere, Fransa veya Amerika’yı değil, daha çok Almanya ve Japonya gibi faşist modernleşme deneyimlerini hatırlatıyor. Başından beri, sivil toplum, birey hakları ve burjuva demokrasisi dönüşümün temel unsurları arasında değil. Amaç, güçlü bir liderliğin rehberliği altında toplumsal ve siyasal muhalefetin hemen tümüyle susturulması ve devlet aracılığıyla belli toplumsal gruplara kaynak aktarımı. Siyasi kültür de bu amaç doğrultusunda şekillenmiş durumda. Bu nedenle siyasi kahramanlarımız ülkeyi bayındır hale getirmeye çalışan ama bu yolda demokratik pratiklere pek itibar etmeyen Abdülhamit, Atatürk , Erdoğan gibi otoriter kişiler.
* Ankara Üni., SBF