Dionysos şenliklerinden 2012 Türkiyesine

Dionysos şenliklerinden 2012 Türkiyesine
Dionysos şenliklerinden 2012 Türkiyesine
Sanat çağlar boyu ıslah hiç olmadı. Sarayda da, kilisede de, köy meydanında da olsa, "oyunun" hep muhalif, kızdıran, eğiten vs. bir yanı mutlaka vardı
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Tiyatronun bilinen tarihi yaklaşık 3 bin yıl. Bilinen, Eski Yunan ve Mısır’dan başlatılır ancak “oyun sanatını” yaratan mit/büyü dünyası herhalde çok daha eskiye götürülebilir. Oyun, insanın doğayla ve diğer insanlarla kurduğu ilişkinin öyküsüdür. Haliyle bu ilişkinin başlaması insan kadar eskidir. Ezcümle, “oyun” varken, ortada bildiğimiz dinler ve siyaset yoktu henüz! Çin, Japon, Hint gelenekleri bir yana, batı tiyatrosu çoklukla Mısır ve Eski Yunan ile başlatılır. Bu yazı, haddi aşmamak kaydıyla Dionysos ile başlasa herhalde çok da yanlış olmaz.
Ürünün, şarabın Tanrısı olan Dionysos adına düzenlenen şenliklerle, ilkel insan eylemleri olan büyü/dans/taklidi bir araya getirip yazıyı/oyuncuyu/dekoru ve seyredeni ekleyerek yaratılmış olan tiyatronun nasıl bir bağı var? Bu bağı açıklayan yanıt, hem tiyatronun evrimine hem de bugün Türkiye ’de yaşananlara dair bir söz olur. Dionysos şenliklerinden bir sanat dalı yaratan, Eski Yunan’da o dönem yaşanan sınıf/siyaset çatışmasının sonucu. 

Eski çağlarda
Çağdaş anlamıyla “sınıf” değil, sırtını gökyüzüne dayamış Atinalı soylular ile onlarla güç mücadelesine girişmiş olan tüccarların mücadelesi söz konusu olan. 
Dionysos, köylünün sevdiğiydi ve çok çabuk yaygınlaşıp kısa süre sonra her yerde kutlanan şenliğe dönüştü. Antik tiyatro bir zaman sonra, soylunun inancına karşı yaratılan bu şenliklerden doğdu. Ve tarihi boyunca (Kahramanlık Çağı’nın toplumsal zeminini bulduğumuz Homeros destanlarını da katalım) ne tiyatro siyasetten uzak oldu ne de siyaset oyun sanatından. Polis (kent devleti)’te karşılaştığımız trajedi, komedi ve satir oyunları, kaynağını orada yaşanan çelişki ve siyasal mücadelede buluyordu. Yani tiyatronun Polis’teki işlevi her zaman ideolojikti. Mülkiyet ilişkilerinin dönüşümü, insan yapısı yasalar, kadının toplumsal konumu, iktidar mücadelesi ve savaşlar; yaşamın oyunlaştırılmasını sağladı. Dolayısıyla “politik tiyatro”nun bir tür olarak ortaya çıkışı için 19. yüzyılın sonuna dek beklemek gerekti ancak tiyatro, tarihi boyunca zaten politikti. Polis ideolojisini, yasalarını, yaşam biçimini, yurttaşa kendi ideal suretlerini gösterme yoluyla aşılıyordu tragedya. Bir soylu ve iyi yurttaş olan Aiskhylos’un derdi buydu. Keza Sophokles de benzer bir zihin dünyasından yazıp Polis’i sahiplendi ama daha tedirgindi çünkü o sırada Polis yıpranmaya başlamıştı. Bu nedenle Ozan, erdemli kalmaktan söz edip durdu. Çocukluğunu Pers savaşlarında geçiren Eüripides, o kargaşada Atina’nın toplumsal düzenine kuşkuyla baktı ister istemez ve bireyin trajedisine yöneldi. Bir süre sonra, komedya yazan Aristophanes’in yıldızının parlaması boşuna değildi. Askeri yenilgiler, yozlaşan demokrasi, demokrasi karşıtlarının seslerini duyurması; yerginin sanatı olan komedya ile dillendirilmişti. 

Avrupa ve Türkiye
Ardından Roma, Ortaçağ ve Rönesans tiyatroları da filizlendikleri dönemleri yansıttılar. Roma’da yapılar büyüdükçe tiyatronun politik işlevi küçüldü. Ortaçağ’da kilise, pazar yeri, gezici tiyatro süreçleri yaşandı. Hepsi, yaşadıkları çağı yansıtıyordu ve tüm bunlar, 15-16. yüzyıldan itibaren modern tiyatronun yapı taşları oldu. Shakespeare, Tudorlar döneminde başladığı yazarlığını Stuartlar döneminde sonlandırırken, her iki hanedan döneminde, hep olan ve olacak iktidar hırsını, insanı, mücadeleyi bu denli yalın ve çarpıcı anlattığı için asırlardır gündemde. Aynen, hemen sonrasında yazan ve sınıfsal aidiyetlerle dalgasını geçen Moliere gibi. Ya da yaklaşık üç asır sonra içinde yaşadığı toplumun sorunlarını, bunalımlarını olağanüstü bir dil ve olay örgüsü içinde anlatan Tolstoy, Çehov ve Gorki gibi. Kısa süre sonra Meyerhold, Piscator ve devamında Brecht, yaşanan dönüşüm ve sol akımların etkisiyle toplumcu/politik tiyatronun başyapıtlarını verdiler. Dünya, ülkeler, toplumlar değişirken yeni evrenleri anlatan ve onlarla cebelleşen yepyeni tiyatrolar, yazar ve oyun biçimleri doğdu.
Topraklarımızda tiyatronun çeşitli biçimlerinin görüldüğü biliniyor. Batılı bir tiyatro ise büyük ölçüde (19.yüzyıl ile) Müslüman olmayan tebaanın ürünü. Örneğin ilk batılı oyunu Namık Kemal (Vatan) yazdı ve bu oyun Gedikpaşa’da Osmanlı tiyatrosu için çok önemli bir isim olan Güllü Agop kumpanyasınca oynandı. Nitekim 1873’te sergilenen oyunun ardından heyecan duyan halk sokağa çıkınca, yazar sürgün edildi. Cumhuriyet dönemini bir iki satırla anlatmak olanaksız ancak politik olan ve olmayan pek çok grup/oyun, dönemin ruhuna uygun olarak sahnede yer aldı. Ülke değişirken oyun ve oyuncular da evrildi. Solun yükseldiği dönemde AST ve Dostlar Tiyatrosu’nun ortaya çıkışı da, Haldun Taner’in o nefis ve epik oyunlarının sahnelenmesi de rastlantı değil. Bir başka önemli isim de Muhsin Ertuğrul’dur ve bugün canına okunmaya çalışılan eski Darülbedayi, yani Şehir Tiyatrosu’nun en büyük ismidir. Gerek Ertuğrul gerekse İstanbul Şehir Tiyatroları, Cumhuriyet dönemi tiyatroculuğunun simge kurumlarıdır. Tiyatro sanatının Türkiye açısından en değerli kurumlarından biri, 2012’de açıkça yozlaşma tehlikesiyle karşı karşıya. 

Hangi halk, hangi hassasiyet?
Repertuar belirleme işini yapan kurula iki bürokrat atanmasına dair yönetmelik değişikliği haklı olarak protesto ediliyor. Ve tam bu ortamda kültürümüzden sorumlu bakan, “sanata müdahale edilemeyeceğini ancak oyuncuların halkın hassasiyetlerini göz önünde bulundurmaları gerektiğini” buyuruyor. Bazı oyunlarda metnin dışına çıkılıp siyasi espriler yapılıyor, iktidar eleştiriliyormuş. Bak sen! Eh, yurttaşın hiç eksilmeyen ve tanımlanamayan hassasiyetleri de düşünülürse, vay başımıza gelenler! Bakan, belediye, sempatik bürokratları vs. hiç kusura bakmasınlar ama önce bir “halk” ve “hassasiyet” tanımı yapıp ardından medeni ülkelerde tiyatro nasıl yapılıyor, sanatçının ifade hürriyetinin sınırı nedir, tiyatronun işlevi nedir vs. sorularına yanıt vermek zorundalar. Bilim ve sanat, istisnai sınırlar bir yana bırakılırsa, varlıkları sınırlanmamalarına bağlı alanlardır. Sanatın işlevlerinden biri, muhterem halkın hassasiyet çıtasını yükseltmektir. Üstelik kimse zorla davet edilmediğinden, fazla hassas vatandaşın oyun izlememe özgürlüğü de var. İktidarlar akademiyi “uslu/ön ilikleyen” insanlar güruhuna çevirdi çok şükür. Ancak sanat o kadar kolay değil; çağlar boyu ıslah olmadı çünkü. Sarayda da, kilisede de, köy meydanında da olsa, “oyunun” hep muhalif, kızdıran, eğiten vs. bir yanı mutlaka oldu. Tiyatro herhalde (ve umarız!) akademi kadar efendi, lacivert takım elbiseli olmayacak! Bülent Ecevit zamanında “laiklik Cumhuriyet’in aşil topuğudur” demişti. Türkiye pek laik olmadığına göre, onun yerine “sanatı” koymalı artık. 

MURAT SEVİNÇ: Ankara Üni. SBF