Dipteyim, sondayım, mutluyum

Dipteyim, sondayım, mutluyum
Dipteyim, sondayım, mutluyum
Yönetmenin geleneksel yaşam kültürünü altüst eden yaklaşımı, 'Çölde Kutup Ayısı'nın temel başarısı
Haber: FATMA ONAT / Arşivi

İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Uluslararası Yarışma ödülü alan ‘De Helaasheid Der Dingen/Çölde Kutup Ayısı’, az salonda gösterimde olsa da uzak yakın demeden gidip izlenmeye değer. Dipteki hayatlardan komik çıkarmak zor iştir. Hele ki söz konusu hiçbir maddi kazançları olmayan, cehaletleri doruklarda, alkol ve kadın ekseninde bir hayat benimsemiş dört erkek ve bu erkeklerle yaşamak zorunda olan bir çocuksa. Bir de bu kadar erkeğin arkasını toplamaya çalışan 70’in üzerinde bir anne dahilse hikayeye, durum daha çok dramatik bir çağrışım yapıyor.
Felix Van Groeningen’in yönettiği, senaryosunu Christophe Dirickx ile yazdığı ‘Çölde Kutup Ayısı’nın (İstanbul Film Festivali’nde ‘Şeylerin B.ktanlığı’ adıyla gösterilmişti) öznesi, 13 yaşındaki Gunther. O, bütün bu kaybedenler atmosferinde babası, üç amcası ve büyük annesiyle yaşama tutunmakta ısrarlı bir çocuk . Zaten büyükanne evdeki hayatı biraz da olsa yaşanılır kılan tek unsur. Doyuran, kollayan, işleri kolaylaştıran biri. En çok kanat gerdiği kişi de torunu. Gunther içinse tek kurtuluş yolu bu aileden bir şekilde sıyrılmak, ilk adımda okul müdürünün de sık sık önerdiği gibi yurtta yaşamaya başlamak. 

Bir oturuşta kaç bira içilir?
Aile üyeleri arasındaki hiçbir şey olamamışlık hali, ego çatışmaları oluşmasını da engellemiş o güne değin. Ama bir gün bu durumu değiştiren bir şey yaşanıyor. Kardeşlerden biri katıldığı yarışmada en çok birayı tüketerek birincilik elde ediyor! Ve işte o an bu durumu çekemeyen diğer bir kardeş depresyona giriyor. Çünkü o, çok daha fazlasını yapabilecek alkolik deneyime sahip. Ama ne yazık ki ona böyle bir yarışma ortamı sağlanmıyor. Kardeşin bundan sonraki hedefi, bu rekoru egale etmek. Kasaba barında bu rekor için sık sık antrenman yapılıyor. Çalışıyor, çalışıyor... Dolayısıyla içiyor, içiyor, içiyor... Hayat böyle geçer mi? Geçiyor… Yazıldığı kadar absürd bir vaziyet mi? Evet, öyle. Zaten bu absürdlük veriyor en büyük keyfi. Hiçbir aile üyesi dünyayı yeniden keşfetmek derdinde değil, küçülttükleri alanda en büyük ve en pis hayatı yaşamaya çalışıyorlar sadece. O büyüklük de bu yarışmayı kazanmaktan, ‘yerel türküleri biraraya getirme derneği’yle çalışmaktan ya da ‘anadan doğma bisiklet turnuvası’na katılmaktan geçiyor mesela. Cannes’da filmin tanıtımı için oyuncular ve teknik ekibin deniz kenarında çırılçıplak bisiklete binmesi, filmi izledikten sonra daha anlamlı geldi tabii. 

‘İğrenç’ olma dersleri
Filmde ‘iğrençlik’ bir kavramdan çok gerçek anlamıyla çıkıyor karşımıza. Tükürüğünde boğulmak bir yana kusmuğunda sızan adamlar bunlar. Daha iğrenci odadaki zavallı kediciğin yaptığında… Bu tarz birkaç sahne “ne pis hayat be” dedirtse de ailenin zorunluluktan mı, yoksa mutluluktan mı olduğu bazen anlaşılamayan biraradalıkları eğlendiriyor insanı. Bu birliktelikleri sayesinde kimsenin kendilerine dokunamayacağına da inanıyorlar. Evdeki bütün bu karmaşaya rağmen kahkahalar, şarkılar, sıradan diyaloglara dönüşmüş küfürler eksik olmuyor. Kendileri dışında herkes onların hayatlarından tiksiniyor.
Belçika’nın Oscar aday adayı da olmuş film, yakışıklı bir yetişkine dönüşmüş, iyi bir yazar olma çabası içindeki Gunther’in geri dönüşleriyle aktarılıyor. Onun genç adam olma sürecinin ardından yaşadıklarına dair çok detay göremesek de sarf ettiği cümleler, bütün boşlukları fazlasıyla dolduruyor: “Hayatım boyunca iki kadından nefret ettim. Biri beni doğuran, diğeri de benden çocuk sahibi olacak olan kadın.” Filmin dramatik unsurlarına bir gönderme de yapan bu cümle sonrası yüzeysel bir psikanaliz yapmak da mümkün: İstenmeyen bir çocuk olarak dünyaya gelmiş olmanın dayanılmaz ağırlığını taşıyan adam, istemediği halde çocuğunu doğurmaya çalışan kadını terk edememektedir. Evet, çekip gitmiyor ve bu gidememeyi yaklaşık olarak şöyle açıklıyor: “Senden hamile olan bir kadını bırakıp gitmek şerefsizliktir ama daha şerefsizce olanı sen istemediğin halde birinin senin çocuğunu doğurmasıdır.” Görüldüğü üzere durumları cümlelerle çok iyi özetliyor Gunther. Çünkü o, parlak bir yazar olma arifesinde. Kaslı, sakallı, salyalı, alkolik erkekler takımından çıkmış naif, centilmen ve yetenekli bir adam.
Hayatların birbirlerine benzemezliğini kabul edemeyenler için hazmı zor olan film, en çok da bu noktada başarılı oluyor. Yönetmenin geleneksel yaşam kültürünü altüst eden yaklaşımı filmin temel başarısı olarak çıkıyor karşımıza. Bunun yanında varlıklarını her türlü ortaya koyan oyuncuların rahatlıkları, kendinden geçmiş hayat içinde toparlanmak da gerektiğinin fısıldanması, zorlama hiçbir harekette bulunulmaması ayrıcalık sağlayan durumlar olmuş. Güzel de olmuş. O zaman bir soruyla bitirelim: “Ne b.ktan hayat bu be!” diyenler dünyayı bir de tersten okursa ne olur? ‘Şeylerin B.ktanlığı’ olur.