Dışarıda artık yazılmayan

Herkesin kafasında her gün binlerce düşünce dolanır. Bunları ya içimizden düşünürüz, ya birileriyle konuşuruz ya da bağırarak/gülerek dışarıya yansıtırız.
Haber: IŞIL ÇOBANLI / Arşivi

Herkesin kafasında her gün binlerce düşünce dolanır. Bunları ya içimizden düşünürüz, ya birileriyle konuşuruz ya da bağırarak/gülerek dışarıya yansıtırız. Bazen, sokakta gördüğümüz insanlardan, bazen başımıza gelen ilginç olaylardan, çektiğimiz acılardan, bazense bir yerde okuduğumuz yazılardan etkileniriz. İşte ben, 28 Mart 2004 Pazar günü, oyumu kullanıp eve geldikten sonra Radikal İki'de "İçeriden" başlıklı yeni bölümde Mehmet Taşdemir tarafından yazılan satırlardan etkilendim. Bunun sonucunda da bu satırlar çıktı ortaya. Sevgili Mehmet (yaşını bilmiyorum ama samimiyetine güvenerek ismiyle hitap etmekte sakınca görmüyorum), Kandıra, 2 no'lu F tipi 'ceza'evinden yazmış. Bulunduğu yerde, 'dışarı'dan haber alma kaynağı olarak mektupları kullandıklarını belirtmiş. Her türlü haberi, acıyı, sevinci, "kağıtlara sinen tütün kokusundan, karanfil kokusundan, yollarda
ıslanan kağıtlardan, sararan kalem renklerinden öğrendiğini" anlatmış bize. Kendi ifadesiyle; "suskunluklarına özgür düşler giydiriyorlar". O iletişime, mektuplarla yaklaşırken, 'dışarı'da bizim, elektronik postalarla, fotoğraf çeken cep telefonlarıyla, birbirimizin yüzünü, ifadelerini görmeden iletiştiğimizi ve artık mektuplaşmanın dışarıda ilkel bir araç olduğunu söylemiş.
8 Mart'la ilgili bir kadın panelinde, yazar İnci Aral şöyle demişti:
"Herkes yazmalı." Edebiyatın özünde, karşı olmak, sorgulamak olduğunu belirtmişti. Daha ilkokuldayken bize kompozisyonlar yazdırmadılar mı şunun bunun hakkında? Kafalarındaki sisteme uygun olmayanlara sıfır vermediler mi? Sorgulama güdümüzü yok etmediler mi? Bence yazmak, kendi dakikalarımızı tarihe geçirmektir. Birilerinin öyle geçmesini istediği tarihin yanında asıl yaşananı yaşatmak için. Bence mektup yazmak, şu an yapılabilecek en değerli işlerden biri. Bir şeylerin unutulduğu, insanların, ölümlerin, gerçeklerin unutturulmak istendiği bir dünyada en azından buna birilerinin cesaret etmesi gerek.
Haydar Ergülen, Radikal gazetesindeki 3 Mart 2004 tarihli yazısında,
"Sizce bu yaşama hızı, bizi özgürlüğe götürür mü?" diye sormuştu. Kendinden kaçan insanlara hitap etmişti belki de. Hızlı yaşamayı, tüketmeyi, bencil olmayı, seyretmeyi kutsallaştıran bu sisteme bir cevap olabilir yazmak. Bu noktada, bir yazarın satırlarının daha üstünden geçmek istiyorum: Güngör Uras, 22 Şubat 2004'te Milliyet gazetesinde şöyle diyor; "PTT, esas kuruluş işi olan postacılığı beceremiyor. (...) Nerede o bir günde İstanbul'dan Ankara'ya, iki günde Kars'a-Van'a mektup ulaştıran PTT'miz? (...) Çünkü PTT, (bırakınız şehirler ve uluslararası dağıtımı) şehir içi dağıtımı bile doğru dürüst yapamıyor." Kendisi, postacıların yaşamını hiç dinlemedi, izlemedi sanırım. Semtini bile yazmayı unuttuğum birçok mektubun Anadolu'ya ulaştığını; bir masa, duvar saati ve bir memurdan oluşan Kınalıada postanesinden attığım mektubun üç gün içinde Konya'ya ulaştığını; 1986 yılında '2000'e mektuplar' kapsamında dedemin gönderdiği mektubun sağ salim bana ulaştığını, postacıların omuzlarının ve bellerinin kilolarca ağırlığı otobüsten otobüse, şehrin her sokağından sokağına taşımaktan yamulduğunu biliyorum. Ve daha binlerce, milyonlarca hikâye. Hepsi, "biz büyüdükçe kirlenen bu dünya"da halen yazan, eli tükenmez kalem lekesi olan, üzeri çay lekesi olan mektubunu birilerine ulaştırmak isteyen insanlar için.
Merak etme sevgili Mehmet, ben yazıyorum, yazmaya da devam edeceğim.
'Dışarısı' da en az 'içeri'si kadar acımasız.. Tek farkımız sen öyle direniyorsun, ben de böyle. Dışarıya baktığımızda birlikte gördüğümüz ortak şey sadece mavi gökyüzü. Ve o, satırları oradan oraya taşımaya devam edecek. "Yeryüzü özgürlüğün ve aşkın yüzü oluncaya dek".
Not: Mehmet'e yazmak isteyenler için tam adını ve adresini yukarıda yazmıştım.
IŞIL ÇOBANLI: MÜ, öğrenci