Diyanet'in İslamlaştırma politikası

Cumhuriyet tarihi boyunca, hiçbir Diyanet İşleri Başkanı, devletin aşırı milliyetçi, ırkçılığa varan politikasını İslam adına eleştirmedi
Haber: YASİN CEYLAN / Arşivi

İlk bakışta, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “İslamlaştırma” gibi bir programının olması, doğal karşılanabilir. Hatta bazı kimselere göre böyle bir misyon, kuruluş amaçlarından biridir. Ancak “İslamlaştırma”dan kasıt, hâlihazırdaki başkan Prof. Dr. Mehmet Görmez’in “dinsel açılım” projesi olunca, durum farklılaşır. Bu yeni misyon, Diyanet’in geleneksel aktivitelerinden biri olmadığı gibi, kuruluşunun amaçlarından da değil. Diyanet’in bu yeni hamlesi, AKP iktidarının dünya görüşüne muvazi bir teşebbüstür.

Çok ciddi sonuçlar

Diyanetin, bu alışık olmadığımız yeni “İslamlaştırma” veya “dinsel açılım” olarak adlandırdığım bakış açısı, kısaca İslami kodların, bireyin yaşam alanlarının hepsine yayılması, dinsel inanç ve pratiklerin, toplumsal yaşamın egemen vasfı haline getirilmesi. Böyle bir projenin varlığını Prof. Dr. Mehmet Görmez’in medyaya yansıyan sözlerinden ve kendisiyle yapılan röportajlardan anlıyoruz. Görmez “Diyanet’in hizmetlerini sadece cami ile sınırlandırmak doğru değildir” diyor. İslam dinini yegâne bir dünya görüşü olarak algılamak, diğer yaşam biçimlerini hakikat ve kutsiyetten mahrum telakki etmek, mutekit ve mümin bir ilahiyat profesöründen beklenen, pek tabii bir düşüncedir. Ancak bu düşüncenin, bireysel bir inanç ve amelden öteye geçip güç mevkiinde oturan birinin veya kurumun uygulanabilir bir projesi haline dönüşmesi, ciddi sonuçlara sebep olabilmesi hasebiyle, farklı bir hadisedir. Şöyle ki:
1. Bireyin özel ve sosyal yaşam alanlarının hepsini dinsel normların vesayetine terk etmek, eğer ortaçağ modeli bir Müslümanı canlandırmak ise bu, zamana ters düşmek demektir. Bu model, zaten, geçen yüzyılın şartları içinde iflas etti.
2. Eğer “İslamlaştırma” programından amaç, yeni bir Müslüman modelini, son üç asır içinde gelişen devasa ladini dünya görüşünün varlığı ve egemenliği bilinciyle tasarlamak ise, bu modelin ne olduğunu herkesin bilmesi gerekir. Çünkü son bir asırdır İslam uleması, bu modeli tarif edemedi. Bu modelin eşkâli belirlenmediği müddetçe, İslamlaştırma, ya adı geçen ortaçağ modelidir ya da ancak gölge biçiminde taayyün eden bir meçhuldür.
3. İlim ehlinin takdir edeceği veçhiyle, eski çağlara kıyasla, bir hayli bilgi yüklü çağdaş bireyin ahlaksal eylemleri, erdemli bir şahsın fiillerini taklit etmek değil, ahlak prensiplerini bizzat algılayıp uygulamak biçimindedir. Bu durumda yeni model Müslümanın ahlak disiplini, İslam Peygamberini birebir taklit etmek değil, onun davranışlarındaki ahlak yasasını keşfetmektir. Çağdaş Müslüman modeli için böyle bir ahlak çalışması var mıdır?
4. Çağdaş Müslüman, kendi inandığı dünya görüşü dışındaki yaşam biçimi ve medeniyetleri, geleneksel Müslüman tavrıyla “delalet”, “sapkınlık”, “küfür” ve “şirk” olarak mı niteleyecek, yoksa “onlar için kendi inandıkları doğru olabilir” mi diyecektir.
5. Çağdaş Müslüman, ortaçağ modeli bir Müslümanın tavrını takınarak, kendisi dışındaki tüm insanlığı, karanlıkta sanarak, onları hak dine sokmak için ne tür bir mücadele verecektir? Yoksa bu mücadeleden vaz mı geçecektir?
6. Bilindiği üzere, medeni dünyada hümanist değerler üzerinde yükselen yeni bir dayanışma modeli gelişiyor. Irk, dil, ideoloji ve inanç birliğini aşan, tüm insanlığı kucaklayan ve düşman yaratmayan bu yeni dayanışma örneği karşısında, yalnız inananları kardeş sayan Müslümanın tavrı ne olacaktır?
7. Yine bilindiği veçhiyle, ladini kültürün yetiştirdiği bazı kişilikler, dinsel inanca dayanmayan fevkalade önemli erdemler ortaya koymuşlardır. Bu erdemleri ortaya koyan kimseler, bir dine mensup değilseler, bunlara “erdem” demeyecek miyiz?

İslami yaşamla bağdaşma

Takdir edileceği gibi, bu ve buna benzer sorulara cevap verilmeden, yeni Müslüman modeli yaratmaya çalışmak, dinsel yaşamı yaygınlaştırıp dini, sosyal yaşantının her köşesine sokmak, sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkmak demektir. Çağdaş Müslümanın en büyük sorunu, hayatın hemen her alanına hükmeden Batı yaşam düşünce ve pratiklerinin, İslami yaşamla nasıl bağdaştırılacağı sorunudur. Batılı birey, modernlik adına Hıristiyanlığı terk etti. Bir Müslüman, hem modern hem Müslüman kalabilecek mi? Bunun formülü nedir? Bilen var mı? Var diyenlerin ne tür tutarsızlıklar içinde olduğu da bir vakıa.

Diyanet ulemasının bu konular üzerinde çalışmalar yapıp müminleri aydınlatmaları gerekir. Böyle bir aydınlanma olmadan, ortaya konan projeler, istenmeyen sonuçlara götürebilir.
Diyanet için düşündüğüm başka bir husus ise, birçok erdemli ve bilgili insan bulunduran bu kurumun, yalnızca din adına konuşabilmesi ve siyasi baskılardan kurtulmasıdır. Cumhuriyet tarihi boyunca, hiçbir Diyanet İşleri Başkanı, devletin aşırı milliyetçi, ırkçılığa varan politikasını İslam adına eleştirmedi. Bırakın eleştirmesini, milliyetçiliği mübah kılan görüşler ortaya koydular. Halbuki milliyetçiliğin her türü, İslam’ın ruhuna ve ümmet kardeşliğine aykırıdır. Diyanetin İslam anlayışı, İslam’dan kaynaklanmak yerine, Cumhuriyet felsefesinin belirlediği çizgiler içinde kaldı. Bu sebepledir ki, bir Diyanet İşleri Başkanı, tüm İslam alemine hitap edecek bir pozisyonda olamadı. Bu hususta el-Ezher şeyhleri daha fazla prestij sahibi. Verdikleri fetvalara itibar edilir. Çünkü çoğu zaman , İslam kardeşliğini Arap kardeşliğinden üstün tutmuşlardır. Gerektiğinde, devlet politikalarını en sert biçimde tenkit etmişlerdir.
Diyanetin bağımsız olması, devletin kısır felsefesine ram olmaması demektir. Din kardeşliğini ırk kardeşliğinin üstünde tutması demektir. Şu veya bu hükümetin siyasetine alet olmaması demektir. Dini tebliği, her türlü siyasi ve dünyevi gailenin üstünde tutması demektir. Diyanet bu noktalara ulaşabildiği zaman, dindarın gerçek rehberi olmayı hak edeceği gibi, dindar olmayanların da saygısını kazanacaktır.
* Prof. Dr., ODTÜ, Felsefe