Doğmaz ölmez bir şair

Doğmaz ölmez bir şair
Doğmaz ölmez bir şair
Yılın her gününe bir acının denk geldiğini anımsayın. İnkâr edilmiş acıların yıldönümlerinden dizi kolye yapabilirliğimizi ya da dikenli taç
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Bir marangoz elindeki ağaçla böyle bir sorun yaşamaz. Dükkân sahibinin sattığı malla böyle bir meselesi yoktur. Müzisyenin şarkısıyla ilişkisi de bu kadar çaresiz değildir. Sözle uğraşmak, dünyayı kelimeler üzerine kurmak neredeyse lanet sayılır. Bir çeken bilir.
Bir kere her seferinde bir öncekinden daha güvensiz hissedersin kendisini. Hadi diyelim sen derdini anlattın, bu algılanacağın anlamına gelmez. Polemikler zengini ülkemiz, anlaşılmayan ya da kasten çarpıtılan meramlar cehennemidir.
Dahası da var. Sözünü alır, orasından burasından kırpıp muradının tam zıddı bir bağlama, tam karşına oturtuverirler. Kastetmediğin bir anlamla itibarına, varlığına, canına kastederler. Söz söylemenin, doğrunda ısrar etmenin bedeli olduğunu öğretirler.
Gelgör ki, dünyada roller dağıtılırken sana düşen budur. Şarkı söyleyemediğine, müzik besteleyemediğine göre, el mecbur geri dönersin mayın tarlana, sarsak sözlerinle adım atmaya.

Son yarık

Bir adım daha, hoop uçurumun dibindesin. Ergenekon davası kararları sonrası toplum bir kez daha ortasından yarıldı. Söz, böyle zamanlarda o yarığa yuvarlanır çünkü zaten kendini bu kutuplaştırma oyununu ifşaya adamıştır. Oysa devletin kodlarına işlemiş darbeci geleneğin yerle bir olması; faili meçhuller, suikastlar, katliamlarla inlemiş insanların en azından çocukları için başka türlü bir Türkiye ihtimaline güvenme ihtimaliydi. Ama tecelli etmeyen adalet kadar tehlikeli bir şey daha varsa, o da hukuksuzluğa bulandırılmış adalettir. Gezi direnişinin o güzelim kapsayıcı, bağımsız sesini #dirensilivri’ye tahvil etmeye çalışanların da sulandırma operasyonunda vebali büyük. Şimdi ellerinde nice masumun kanı, üzerlerinde milyonların ahı olanlarla, mevcut iktidarın karşıtı olanları handiyse eşleştiren bir tablo çıktı ortaya. Dahası derin devletin sadece bir kısmı tasfiye olurken, yeni derin ittifaklar varlığını devam ettiriyor. Ne de olsa devlette süreklilik esastır. Ve o beka eğer hakkaniyet mücadelesinin devam ettiğine aymazsak, korkarım daha çok cana mal olacaktır.
Devletin sürekliliğini, beka zihniyetini çırılçıplak ortaya koyan haberlerden biri Agos’un ortaya çıkardığı ve basında da geniş ilgi uyandıran ‘soy kodu’ uygulamasıydı. Bir öğrencinin Ermeni okuluna kaydı sırasında yapılan yazışmalarda anlaşıldığı üzere devlet, cumhuriyet tarihi boyunca Ermenileri, Rumları, Yahudileri, yetmemiş Süryanileri ve ‘dönme’leri fişlemiş. Haberin kendisinden daha ürkütücü olansa bu fişlemeyi neredeyse hayvani bir içgüdüyle, bir iç bilgi olarak bilme halimiz. Öyle ya siciller ‘makbul vatandaş’ dışına düşülen daha nice kayıtla kabardı bu topraklarda.

Gök kubbede baki kalan söz

Ve tanım dışında kalan her bir özellik devlete tehdit olarak kodlandı da, devletin birincil derdi, kendini bir aygıt olarak eşit mesafeden hizmet edeceği bir kısım vatandaşlarına karşı korumakla geçti. O meşru müdafaanın tarifi ise bütün çeteleşmeleri ve insanlık dışı muameleyi meşru kılabildi.
Hal buyken işte zamanın alıp götürmediği, elinden tutup seni yola çıkaran, seni yoldan çıkaran söze ihtiyacın olur. Daha azının hükmü yoktur. Bizi ancak şairlerin kurtarabilir olması bundandır.
4 Ağustos günüyle bir şair doğumu, biri de ölümü vesilesiyle anıldı. Direniş günlerine en çok yakışan, mesafesinden kalbe dokunan Turgut Uyar aramızdan bedenen ayrıldığı o yıllara inat, hiç olmadığı kadar hayattaydı. Aynı tarihe denk gelen ölümüyle Ahmet Erhan ise yine hiç olmadığı kadar canlıydı. Çünkü muhtaçtık onların sözüne. Demlenmiş, berrak hayat secerelerine. Ahmet Erhan o kayıt tutuculuğu da anlatacaktı zaten şiirinde.
Zamanı oy, sesini sakla...
Tarih düşür her yazdığının altına
Aynaya bak, yüzünü göm... unutulmasın
Bir gün küllerin savrulur nasılsa
Bence sen, bir günlük tutmalısın
Solgun güller kurutarak yapraklarında
Yağmurda yürü, izini koru... unutulmasın
Toprağı eşeleyen çocukların avuçlarında
Şimdi kentlerin yalın-kılıç yalnızlığındasın
Geçtiğin kırmızı, durduğun yeşil... unutulmasın
Dimdik önündesin bir fotoğraf karesinin
O fotoğrafta hiç sarı kullanılmasın
İyi çocuk ol, acınla büyü... unutulmasın...
Yılın her gününe bir acının denk geldiğini anımsayın. İnkâr edilmiş acıların yıldönümlerinden dizi kolye yapabilirliğimizi ya da dikenli taç… Adaletsizlikle kavrulmuş katledilişlerin ajandasını. Sanki mutluluk ayıp ve lüksmüş gibi hissettirilen bir coğrafyada bu şiir nasıl eskisin. Hani şu gülerken gayriihtiyari elimizle ağzımızı kapattığımız, olur da sevgiyle, aşkla kaçamak zamanlar yaşayınca ‘Amma da güldük, başımıza gelecek var’ dediğimiz coğrafyada. Ve bir yerlerde ipliği, ağı örülen kötülüğün gelip ille de bulduğu bizi, unutturduğu son neşemizi…

Sen de varsın ey hayat

Sonra Turgut Uyar alır sözü. Kendi kuyusundan çektiği serin suların lezzetindedir umudu. Rağmen umudu, kimselerin vermediği, hep kendinin bulduğu.
şimdi biz sımsıkı bir dönemdeyiz
doğrusu haketmiştik bunu denebilir
ama hiçkimse inciri durduramaz
o her zaman büyür ve tadla yenir
ve örneğin kara kuru bir adam
göklere bakabilir durmadan
keza bir akasya göklere doğru büyür
gece gündüz ayırmadan
örneğin yaşınız kaç der birisi
yani kaç yaşındasınız demek ister
siz göğe bakarsınız o kadar

birisi bir camı açar ve haykırır
sen de varsın ey hayat
tıpkı ölüm gibi.
Ölümü, öldürülüşü hep içinde taşıyan birinin diyebileceği kadar minnetli bir şeydir hayat Turgut Uyar’da. Acının ortasında bize güç verir.
Hani düşmez kalkmaz bir Allah derler ya, doğmaz ölmez bir şairdir sonunda kapısına dayandığımız. Tek kişilik gönül tekkelerinin kapısıdır orası. Serin bir avluda soluklanırız.