Dolapdere'de bir pazar

Dolapdere'de bir pazar
Dolapdere'de bir pazar

Her semtin pazarı kendine, burası sosyete pazarı değil, Dolapdere?nin pazarı...

İnsan ruhunu irkilten bu pazarda her şey çok olağan görünüyor: Yoksulluk, umutsuzluk, çaresizlik, çürüme, yozlaşma, uyuşturucu, pornografi...
Haber: EMİR DÜŞÜN / Arşivi

Ne ararsan var... Biblo, tıraş bıçağı, tişört, kullanılmış ayakkabı, pil, lavabo, cep telefonu, kola kapağı açacağı, kravat iğnesi, mont, kot, kamera, klavye, sandalye... Romanlar, Afrikalılar, Kürtler, Orta Anadolu göçmeni Türkler; kadınlar, çocuklar, yaşlılar birarada. İçimde bir korkuyla giriyorum sokağa.
Gelenler, gidenler alışverişte. Satıcılar kendi aralarında sohbet ediyor; anlamak zor. Sunturlu küfürler havada uçuşuyor. Pazarın kendine has bir argosu var. Kriz burayı da etkilemiş. Ne ki başka sektör ve çarşılardan farklı olarak burayı canlandırmış. Müşterisi artmış, tezgâh açanları da.
Burası Dolapdere. Her Pazar günü sokak aralarına kurulan pazar, isterseniz bit pazarı deyin. Çöpten toplanmış ya da çalınmış mallar satılıyor. 1 liraya güzel bir vazo alabilirsiniz. 15 liraya telefon. 2 liraya ikinci el bir mont, 3 liraya herhangi bir şey...
Yere serilmiş bir bezin üzerinde aklınıza gelen, gelmeyen her şey bulabilirsiniz. Kimi kullanılmış, ambalajından daha çıkmamış kimi.
70’ler, 80’ler kokuyor bazı tezgahlar; eski 45’likler, Yılmaz Güney’li, Cüneyt Arkın’lı, Arzu Okay’lı, Küçük Emrah’lı afişler, filmler, İbrahim Tatlıses’in kasetleri...
Hemen yanda CD’ler... Kabadayı, Gönül Yarası, Vizontele, Matrix, Testere, Babam ve Oğlum, porno, porno, porno... Karşıdaki tezgahta kullanılmış ayakkabılar 5 lira, ‘3 de versen olur’. Hemen arkasına Milli Eğitim Bakanlığı’nın Dünya Klasikleri dizilmiş; Savaş ve Barış, Venedik Taciri, Dostoyevski, Balzac, sadece 1 lira.
“Ne ararsan var burda” diyor kır saçlı zayıf bir ihtiyar. Soruyorum, devam ediyor: “İstanbul’un çöpünü karıştırırız hafta boyunca”. Dolapdere’nin tozlu bir sokağına serilmiş kirli bezin üzerindeki sermaye İstanbul’un atığı. Şimdi burada tezgâhın başında müşteri bekleyenleri her gün sokakta çöp karıştırırken görebilirsiniz. Ama görmek için bakmak lazım.
Sokaktaki çöplere yumulmuş insanları görmeden geçip gideriz. İki tekerlekli arabalarına yükledikleri kağıt ya da plastik malzemesini taşırken yolumuza çıkan insanları görmeyiz. Hatta bu kirli insanların yanından geçerken ıslık çalarız. Ama o insandır ve yoksulluktur. Resmi kaynaklardan daha güvenilir bazı araştırmalara göre, çalışabilir durumdaki her dört kişiden birinin işsiz olduğu memleketimin sokağa taşan yoksulluğudur onlar. Ve krizle birlikte sokağımızın kirine, çöp poşetimizin içine daha fazla işsiz el girip çıkıyor.
Hasılı o görmek istemediğimiz yoksulluğumuzdur. Yakıştıramıyoruzdur kendimize, bu kadar ‘düşmemeliyiz’ diyoruzdur belki. Gelgör ki bu pazarda bugün binlerce insan var, tezgâhlarda ucuz eşya bakan. Yukardaki tepeden inmiş nezih ve sakin mahalleli de var... Zira ayakta kalınacaksa buranın pisliğine değmek gerekiyor artık ya da hepimizi yavaş yavaş içine çeken toplumsal çöküntüye karşı bir şey yapmalı. Evet çöküyoruz, çürüyoruz. Yokluktan değil, tersine zenginlikle yoksunluğun uçlardaki birikimi yüzünden, tam da onun içinde çöküyoruz, çürüyoruz.
İhtiyarın yanında bizi dinleyen gence soruyorum, hepsi mi çöpten? “Ee tabii çalanlar da var. Kötü mü, zenginden alıp fakire veriyoruz”. Gülüyor. “Bak bunu dükkânından alsan 30-40 lira ister, ben veriyorum 5’e”. Güneş gözlüğü. Sezona hazırlıklı giriyor. Çaldın mı? “Yok abi, koliyle çöpe atmış. Modası geçmiş ondan”. Hım evet, modası geçmiş!
“Üç çocuk bakıyorum, 350 lira kira veriyorum, elektriği, suyu... Küçüğe bir oyuncak bakıyorum”. Kocası alkolik bir kadın. Belki de uyuşturucu bağımlısı.
Karakolun altındaki sokakta, Diyarbakır’dan getirilen 11-12 yaşlarındaki çocuklar hap satıyormuş. Pazarda dolaşıyor Kürt çocuklar; okulsuz, yurtsuz, sevgisiz, aç çocuklar.
İstanbul’un göbeğindeki bu dereye çöken ve her şeye sinen kesif yoksulluk, aklıma Tevfik Fikret’in geçen yüzyılın başlarındaki İstanbul tasvirini getiriyor: “Sarmış ufuklarını senin gene inatçı bir duman,/beyaz bir karanlık ki gittikçe artan ağırlığının altında her şey silinmiş gibi”.
Bu pazara girerken olduğu gibi çıkarken de insan irkiliyor. ‘Bu dünyanın insanı irkilten yanı korkunçluğu değil olağan görünüşüdür’ derken Adorno, sanki Dolapdere pazarını kastediyor. Zira insan ruhunu irkilten bu pazarda her şey çok olağan görünüyor: Yoksulluk, umutsuzluk, çaresizlik, çürüme, yozlaşma, uyuşturucu, fuhuş, pornografi... Dolapdere pazarında her şey olağan!