Dostu düşmanı tanımak mı?

Dostu düşmanı tanımak mı?
Dostu düşmanı tanımak mı?
Kültürel tehdit gramerinden vazgeçilmesi şart. Camiye ayakkabıyla girenleri Kurtuluş Savaşı'ndaki düşmana benzetmek, türbanı da Başbakan asmanın sebebi görmek bu gramerin ürünü
Haber: TUNCAY KARDAŞ* / Arşivi

Üç haftalık Gezi direnişinin en önemli sonuçlarından biri ‘legal Türkiye ’nin içinde yaşadığı toplumlararası güvenlik ikilemini ortaya çıkarması oldu. Bu ikilemin bir tarafında Gezi ve etrafında toplanan seküler muhalif direniş bir tarafında da ataerkil toplum gramerini, onun moral değer ve tercihlerini ideal bir kamusallığa dönüştürmeye çalışan muhafazakâr kesimler var. Maalesef farklı yaşam biçimlerinde polarize olan, ayrık ve muhalif düşünce kümelerine hapsolmuş iki ‘reel Türkiye’ var karşımızda.
Toplumlararası güvenlik ikilemi yaklaşımı kültürel, etnik veya dini kimliğin savunulması sırasında üretilen söylem ve politikaların karşıt gruplarca tehdit olarak algılandığını, bunun da çatışma ve şiddet potansiyeli içerdiğini dikkatimize sunar. Sakarya ve Marmara üniversitelerinde yürüttüğümüz ‘ Ortadoğu ve Türkiye’de Toplumlararası Güvenlik İkilemleri’ adlı projelerin bulgularından hareketle şunu söyleyebiliriz: Özellikle Türkiye’de siyasal mücadelenin aritmetiğini ve matrisini toplumlararası güvenlik ikilemi ve onun ürettiği kültürel çatışma biçimlerinden bağımsız düşünmek zordur. İkilemin kaynağı toplumda birçok korku ve güvensizliğin de kaynağı olan (siyaseten kurucu olabilse de sonuçları itibariyle oldukça yıkıcı) ‘dost-düşman’ ayrımıdır. Uzun zamandır siyasetin dilini şekillendiren bu ayrımı aşmak kolay değilse de ikileme karşı güven artırıcı sivil tavırlar geliştirmek, ‘dost-düşman’ ayrımının siyasal vasatını ortadan kaldırabilir.

Nasıl yapmalı?

İkileminden kurtulmak için hem iktidarın hem de muhaliflerin kültürel tehdit gramerinden vazgeçmesi şart. Camiye ayakkabıyla girenleri Kurtuluş Savaşı’ndaki düşmana benzetmek, başörtüsünü de Başbakan asmanın sebebi görmek bu gramerin ürünüdür. Başka bir gramerle düşünmek gerekir. Gezi direnişinin ürettiği yeni muhalif-siyasallık yeni bir dil üretebilir. Biraz daha açarsak, Gezi Parkı direnişçileri en başta gündelik olanın politik olduğunu gösterdi. Elias’ın ifadesini biraz değiştirerek söyleyelim: Gezi’yle beraber Türkiye’de gündelik yaşam sıradanlığını yitirdi, politik anlam kazandı. Gezi Parkı direnişçileri, üç haftalık bir süre zarfında da olsa, siyaseti güvenliğin demir kafesine mahkum eden mimli ‘dost-düşman’ ayrımına ve onun siyasetteki tüm yansımalarına meydan okudu. Başından beri meşum (Schmittian) tuzağı hissetti ve oldukça basiretli, sivil ve sabırlı bir tavırla bir arada yaşa(t)ma pratiği güttüler. Sadece iktidara karşı değil, medyatik kışkırtmalara, siyasi partilerin ve gayrisivil STK’ların direnişin dilini ‘devşirme’ çabalarına ve hatta kendi sınıfsal-kültürel (laik-orta sınıf) reflekslerine direndiler (piyano resitali esnasında ezanın bitmesini beklemek gibi). İslamcı yazar Yıldız Ramazanoğlu’nun teyit ettiği gibi ‘Gezi Parkı, başörtülü kızların huzur ve emniyet içinde oldukları, hiçbir tacize uğramadıkları veya yan bakılmadıkları bir yerdi’ (T24, 24 Haziran 2013). Muktedirlerin ontolojik güvensizliğine inat, direnişçiler psikososyal güvensizliklerini aştı, ötekileriyle parkta buluştu, zor şartlarda beraberce yaşadılar. Katılımcılardan birinin şu sözleri durumu yeterince özetliyor: ‘Parka bakıyorum sanki yıllardır birbirimize platonik âşıkmışız da şimdi açılmışız gibi’ (Radikal İki, 23 Haziran 2013). Direnişini ayrıştırıcı değil, kuşatıcı ve zeki bir mizah diliyle yaymak, kamu malına zarar verenleri durdurmaya çalışmak, Başbakan’a sövenleri dışlamak, fanatiklerin nefretini duvardan silmek, kendileri gibi direnen mütedeyyin göstericilerin ibadetlerine alan açmak, tesettürlü tesettürsüz kadına yönelik şiddeti hazmedememek, bu yeni toplumsal dilin habercisidir.

Orta sınıfın değişimi

Gezi Parkı direnişi, Türkiye soluna da (toplumlararası güvenlik ikileminin içerdiği şiddet potansiyelini azaltacak ve toplumsal barışa katkı sağlayabilecek) üç önemli sivilleşme mesajı getirdi. Birincisi, Gezi Parkı Direnişi bazı orta-sınıf kentlilerin artan bir sıklıkla dile getirdiği milliyetçi (hatta faşizan) tonlar içeren ‘Kürtler sosyal hayatı bozuyor’ inancına ve Kürt kimliğini ‘tanıyarak-dışlama’ pratiklerine katılmayan, özeleştiri yapan yine orta-sınıf bir kesimin olabileceğini gösterdi. Gezi deneyimi bazı yapısal kentli-burjuva engellere rağmen muhalif Kürtlere etnik aidiyetin ötesindeki sorunlara da sahip çıkma ve kentle bütünleşme imkanı verdi. Bu bütünleşmenin sürpriz faydalarından biri de semboller siyasetinin aşılmasıdır. Mesela, genç bir Kürt protestocu ‘Kürtlerin tabusu’ olarak gördüğü Türk bayrağını ‘benimsedim, sahiplendim ve ben de dalgalandırdım’ diyebildi (Radikal İki, 23 Haziran 2013). Bu durum özellikle BDP ’nin parti program ve tüzüğünde uzun zamandır başarıyla sürdürdüğü ‘Türkiyelileşme’ söylemini daha elle tutulur eylemlere dökme gerekliliğini bir kez daha gösteriyor.

İki seçenek

Sırrı Süreyya Önder gibi kentli sınıfların günlük yaşam tarzı endişelerini bilen ve Kürtleri Türkiye kamuoyuyla daha fazla birleştirebilen etkin isimlerin Gezi Parkı direnişine katkıları da ortada. Gezi Parkı’nın Kürt direnişçilerinden birinin ifadesiyle Önder’in Park’taki tavrı kendisinde ‘direniş tohumları atmıştır’.
İkinci mesaj, Türkiye’de sivil toplumun üzerindeki ataletin sebebinin ne yapısal-tarihsel şartlara ne de ‘korku duvarı’ gibi psikolojik kategorilere indirgenmemesi gerektiğidir. Gezi Direnişi Türkiye sivil toplumu üzerindeki ‘jelatinimsi’ çeperi yırtmak için ‘tarihsel şartların olgunlaşmasını’ beklemedi. Özgün-eyleme biçimleriyle kendini gerçekleştiren sivil bir muhalefetin etkinliği ortadadır. Üçüncü mesajıysa, çoktan ‘sağduyu’ haline gelmiş neoliberal ideolojinin (başta ‘güvenlikli toplum’ versiyonu) siyasal hegemonyasına karşı oluşturduğu özgün strateji ve gramer. Günlük hayatın sorunlarını formel siyaset dışında, hayal-kurgusuyla ifade etme başarısını ‘podyumlaşma’ veya ‘fiktif buluşma’ gibi ‘yanlış bilinç’ ürünü çıktılar olarak değerlendirmek kolaycılığındansa, bu başarının açtığı yeni sivilleşme ve politik mücadele alanlarını görmek gerekir.
Artık Gezi’den sonra önümüzde iki seçenek var: Ya Cumhuriyet tarihi boyunca sıklıkla yaptığımız şeyi yani farklı yaşam tercihlerini toplumlararası güvenlik ikilemlerinin nesnesi haline getirip tüm enerjimizi kültür savaşlarında heba edeceğiz ya da Gezi’nin o hayranlık veren genç, dinamik direniş ruhunu, mizah anlayışını ve farklı yaşam pratiklerini bir araya getirme becerisini daha radikal ve daha sivil bir demokrasinin harcına katacağız.
* Doç. Dr., Sakarya Üni., Uluslararası İlişkiler