DP'nin bir geleceği var mı?

Merkez sağdaki ANAP ve DYP, önce 1994 yerel ardından 1995 genel seçimlerinde RP karşısında ciddi manada kan kaybetmeye başladı.
Haber: VAHAP COŞKUN / Arşivi

Merkez sağdaki ANAP ve DYP, önce 1994 yerel ardından 1995 genel seçimlerinde RP karşısında ciddi manada kan kaybetmeye başladı. RP, bu seçimlerde yüzde 22 oy aldı. bu başarı RP'yi, sadece yüzde 68 aralığında kemikleşmiş bir oyu bulunan marjinal bir parti olmaktan kurtardı ve sağ siyasetin en önemli aktörü haline getirdi. Tapulu malları olarak gördükleri siyasal alanın bir başka parti tarafından "işgal" edilmesi, merkez sağdaki partileri can derdine düşürdü, iki parti alelacele bir koalisyon hükümeti kurdu. Koalisyonun, ileride gerçekleşmesi düşünülen birleşmeye bir zemin teşkil etmesi düşünülüyordu ama tersi oldu. İki muhteris genel başkanın -M. Yılmaz ve T. Çiller- birbirlerinin altını oymaya dönük girişimleri, koalisyonun bütünleştirici değil ayrıştırıcı bir işlev görmesine neden oldu ve nihayetinde iki partinin arasına, bir daha biraraya gelmelerini imkansız kılan kan davaları (karşılıklı yolsuzluk soruşturmaları, vs.) girdi. Koalisyon çöktü, Çiller ve N. Erbakan'ın işbirliğiyle bir hükümet kuruldu, bu hükümet 28 Şubat darbesine maruz kaldı, sürecin aktif bir destekçisi olan Yılmaz ise darbe sonrası hükümette görev aldı.
Düşman kardeşlerin birbirlerini imha gayretleri daha sonra da devam etti ama bu hasmane politika her ikisine de hem itibar hem de oy kaybettirdi. 2002 genel seçim sonuçları merkez sağın ölüm ilanıydı; DYP de ANAP da barajın altında kalmışlardı. Fatura genel başkanlara kesildi doğal olarak, karşılıklı düşmanlıkla birbirlerini bitiren Yılmaz ve Çiller koltuklarını terk etmek zorunda kaldılar. DYP'nin başına Ağar geçti, ANAP ise AKP listelerinden Meclis'e giren Mumcu'ya emanet edildi. Her iki partinin de ikbal günlerinin bittiği ve var olma mücadelesi verdikleri bu dönemde, birlik düşüncesi, tekrardan hararetle gündeme getirildi. Ve nihayetinde Ağar ve Mumcu, geçmişi 13 yıla dayanan bu siyasal projeyi tamamına erdirip iki partinin Demokrat Parti (DP) çatısı altında siyaset yapmasına karar verdi.
Bu birleşmenin öncelikli hedefi, barajın üstünde kalmak. Zira seçime tek başlarına girdiklerinde ANAP'ın barajı aşma noktasında hiçbir şansının bulunmadığı, DYP'nin ise çok ciddi bir baraja takılma riskiyle karşı karşıya olduğu hemen herkesin üzerinde mutabık olduğu bir kanaat. Peki, bu birleşmeden beklenen elde edilebilecek mi, Ağar ve Mumcu muratlarına erebilecek mi? Dört sebepten ötürü, DP'nin barajı geçmesinin zor olduğunu düşünüyorum:
I- Birleşmeyi gerçekleştiren Ağar ve Mumcu, kitleleri harekete geçirebilecek karizmadan yoksun oldukları gibi, seçmen nezdinde kendilerini dezavantajlı kılan birtakım olumsuz özelliklerle de maluller. Ağar, her şeyden önce toplumsal algıda "Susurluk" ile birlikte hatırlanan bir aktör, derin ilişkilerle temayüz eden bir kimlik, sivil siyaset için sağlam bir referans kabul edilmez. Bunun farkında olan Ağar, son dönemlerde "düz ovada siyaset" söylemiyle, halkın karşısında yeni profil sunmaya çalıştı ve ilk başlarda bu konuda gayet başarılı da oldu. Ne var ki, düz ovaya yabancı olduğundan olsa gerek, bu söylemi ilerletemedi ve toplumsallaştıramadı.
Mumcu ise, öteden beri güvenilir ve tutarlı bir siyasi portre çizmedi. 2002 öncesinde ANAP'ın siyasi vadesinin dolduğunu görünce, yükselen yıldız AKP'ye gitmekte tereddüt etmedi. Bu partiden milletvekili seçilip bakanlık ile taltif edildi. Ama burada sorunlarla yüzleştiğinde, bu kez terk ettiği ANAP'a genel başkan olarak geri döndü. Kişisel hırsları aklına galebe çalan Mumcu, ANAP'a bir ivme kazandıramadı ve dolayısıyla partinin siyasi mevta olmasını engelleyemedi. Sandık önüne konulduğunda da, bu kez daha önce uzak durduğu DYP ile yakınlaşmaya başladı. Tüm bu manevraları, -çok zor bir ihtimal ama-, belki Mumcu'ya bir dönem daha Meclis'in kapılarını açabilir ama onu önemli bir politik aktör haline getirmez. Seçmen, bir sonraki durağının neresi olacağını bilmediği birine itimat etmez.
II- İlk dillendirildiği dönemlerde merkez sağın birleşmesi formülü kulağa hoş geliyor ve toplumda alıcı buluyordu. Fakat sürecin uzaması, liderlerin kısır didişmeleri ve her teşebbüsün hayal kırıklığıyla sonuçlanması, toplumdaki bu beklentiyi tüketti. Bugün toplumda, bu birleşmenin bir karşılığı yok. Dahası biraraya gelmenin, iki partinin mutfağının bir ürünü olmasından ziyade, daha yukarılarda (Demirel ve Yılmaz) kotarıldığına dair yaygın bir şüphe mevcut. Nitekim Mesut Yılmaz'ın birleşmeden duyduğu mutluluğu ifade ederken kullandığı "Bu, aslında Türk siyasetinin kalbi olan merkezi işgalden kurtarma operasyonudur" sözleri, bu şüpheleri doğrular nitelikte.
Ağar ve Mumcu'nun yerinde olsam, iktidardan aldığı ANAP'ı erite erite barajın altında esamesi okunmayan bir parti haline getirerek, ne denli büyük bir siyasi kabiliyete ve öngörüye (!) sahip olduğunu gösteren Yılmaz'ın bu sitayişkâr sözlerini hayra yormaz, kendime başka kılavuzlar arardım. Mesela, birleşmeyi, "Yukarıdan gelen baskılar neticesinde birlikte seçime girecekler. Birinin milletvekili olma hırsı diğerinin genel başkan kalma hırsı var. Beraber batacaklar" diyerek özetleyen Aydın Menderes'in sözlerine Yılmaz'ınkinden daha fazla değer biçer, "Kelin merhemi olsa..." diye başlayan atasözünü hatırdan çıkarmazdım.
Darbe taşeronluğu
III- ANAP ve DYP, hukuki bir mesnedi olmayan "367" tartışmasında CHP'nin peşine takılarak, hem sürekli devamcısı olduklarını söyleye geldikleri siyasi geleneğe hem de son dönemde tutturdukları politik dile ters düştüler. Her iki genel başkan da, buldukları her fırsatta halk iradesinin belirleyiciliğine ve tüm meselelerin çözüleceği meşru zeminin Meclis olduğuna işaret ediyor, toplantı yeter sayısının 184 olduğunu ve 367'nin hukuku zorlamakla eşanlama geldiğini belirtip, siyasetin mahkemeye düşmemesi gerektiğinin altını çiziyorlardı. Onlardan beklenen, Meclis'te oylamaya katılmaları ve cumhurbaşkanı adayını tasvip etmiyorlarsa "ret" oyu vermeleriydi. Böylelikle hem net tavırlarını gösterebilirlerdi hem de CHP'nin hukukilikten uzak 367 tartışmasını önleyerek demokratik sürecin işlemesine katkıda bulunan liderler olarak merkez sağ seçmen nezdinde daha bir itibar kazanabilirlerdi. Fakat Ağar ve Mumcu, inandırıcı olmadığı için kendilerinin bile açıklarken zorlandıkları gerekçelerle oylamaya katılmaktan imtina etiler ve demokrasi dışı arayışların içinde bulunan kesimlerin ellerini güçlendirdiler. (Bkz: 27 Nisan Muhtırası) Ortaya çıkan bu tablonun, onlar için hiç de hayırlı olmadığı ortada. Zira halk 28 Şubat'ta bu tür atraksiyonlara girip darbenin taşeronluğunu yapan siyasi parti liderlerini sandıktan çıkartmamış ve siyasi kariyerlerini noktalamıştı.
IV- Son olarak, toplumun polarize edilmesini sağlayan mevcut siyasi atmosferin de, birleşmenin aleyhine işlediğine değinmek gerekir. Polarizasyonun iki tarafı var: CHP ve AKP. CHP, ne toplumsal gruplarla organik bir ilişkiye girip onların sorunlarından haberdar olabildi ne de sorunlara elle tutulur alternatif çözüm önerileri geliştirebildi. Bu durumda CHP'nin yapabildiği tek şey, hem cumhurbaşkanlığı hem de genel seçimlerin arifesinde toplumu laik-antilaik ekseninde polarize etmek ve meydana gelecek bölünmüş toplumsal yapıdan kendine oy tahvil etmeye çalışmak oldu. AKP ise, gerginliğin havasını alacak eylem ve söylem geliştirmeyerek, bu kutuplaşmaya katkıda bulundu. Böylesine bir ortamda her bir kutbun, diğer kutba karşı daha güçlü olmak için kendi içinde en güçlü konumda olan siyasi partiye meyletmesi kaçınılmaz bir hal alır. Daha açık bir ifadeyle, laiklik ve rejim kaygısı duyanlar AKP'ye karşı CHP'nin etrafında kenetlenirler, muhafazakâr ve dini değerlerini yaşamak ve korumak isteyenler ise AKP'de yoğunlaşırlar.
Sol CHP'ye ve merkez sağ da AKP'ye odaklandığında, seçmenler oylarını asıl istediklerinden ziyade kuvvetli olana yönlendirirler. Bunun iki negatif sonucu vardır: Biri AKP ve CHP'nin gerçekte sahip olduklarından çok daha büyük bir temsil ve siyasi güç kazanmaları diğeri ise sağ kulvarda AKP'nin, sol kulvarda ise CHP'nin haricindeki partilerin daha fazla zayıflamaları ve seslerinin giderek duyulmaz olması. Dolayısıyla siyasetin soluklaştığı bu dönemde, solda nasıl ki CHP'nin dışında bir partinin şansı yoksa sağda da AKP'nin dışında bir partinin bir şansı yok. Bu bağlamda, en azından yakın gelecek için DP'nin durumunun karanlık olduğu söylenebilir.
VAHAP COŞKUN: Ankara Üni.