DTP'nin düşlediği devlet biçimi

Siyasi öngörü ve belki de deha sonucu olsa gerek, Temmuz seçimlerinde Baskın Oran'ın karşısına (tuhaf gerekçelerle) aday çıkarıp AKP'nin İstanbul'daki gücünü pekiştiren, ardından saçma sapan bir halkoylamasına 'evet' oylarıyla...
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Siyasi öngörü ve belki de deha sonucu olsa gerek, Temmuz seçimlerinde Baskın Oran'ın karşısına (tuhaf gerekçelerle) aday çıkarıp AKP'nin İstanbul'daki gücünü pekiştiren, ardından saçma sapan bir halkoylamasına 'evet' oylarıyla katkıda bulunan Demokratik Toplum Partisi, 26-28 Ekim tarihleri arasında Diyarbakır'da 'Demokratik Toplum Kongresi' adıyla düzenlediği oturumların sonunda bir bildiri kaleme aldı. Bildiride, Türkiye Cumhuriyeti'nin demokratikleşme sorunu şeklinde tanımlanan Kürt sorununun, 'Kürtlere demokratik özerklik (muhtariyet)' sağlayarak çözülebileceği görüşü yer aldı. 50 şehirden, çoğunluğunu DTP'lilerin oluşturduğu yaklaşık 600 delegenin katılımıyla yapılan toplantılardan ayrıca, Kürt halk önderi sıfatıyla anılan Öcalan'a yönelik 'İmralı uygulamalarına son verilmesi', 'halkla bağ kurabileceği bir ortam yaratılması' ve 'başka bir yere nakli' talepleri de dile getiriliyor. Cezaevindeki bir hükümlünün, halkla bağ kurabileceği başka bir yere naklinin istenmesinin Türkçesi, 'verin biz bakalım' olmalı.
DTP'nin, (özellikle anayasacılık açısından) asıl ciddiye alınması gereken isteği bölgesel meclis konusu. Talep şu şekilde özetlenebilir: İstenen, federal yapı ya da etnik temelli bir özerk yönetim değil. İller ve merkezi yönetim arasında kademeli idari yapı. Etnik ya da toprak temelli bir özerklik anlayışı yerine kültürel farklılıkların ifade edilebildiği 'bölgesel' bir yapılanma. Bölgeler, o bölge meclisinin yetki sınırları içindeki en büyük ilin adıyla anılacak ve il valileri, hem merkezi idarenin hem de bölge yürütme kurulunun aldığı kararları uygulayacak. Bildirideki ifadelerle "(20-25 dolayında bölge) TBMM ile iller arasında işleri kolaylaştıran, halkın yönetime daha fazla katılımını sağlayan çağdaş, demokratik bir siyasi ve idari yapılanma..." sağlayacak. DTP böylece, yine bildirideki ifadeyle, Cumhuriyet'in kuruluş aşamasında gerçekleşmeyen demokratikleşmenin yaşama geçirilebileceğini savunuyor. Anayasa'ya, 'ulus' yerine 'Türkiye Ulusu', 'TC Anayasası bütün kültürlerin demokratik bir şekilde varlığını ve kendini ifade etmesini kabul eder' ifadelerinin eklenmesi ve 'ayrı bayrak' DTP'nin diğer talepleri.
Üniter (tekçi) devlet, federal devlet, bölgeli devlet gibi ayrımlar, devletin 'biçimine' ilişkindir. Bu ayrımların yapılmasında, siyasi iktidarın kullanımında merkezi devlet ile diğer idari birimler (örneğin üniter devlette yerel yönetimler, federal devlette federe birimler gibi) arasındaki yetki paylaşımının içeriği/biçimi rol oynar. Bölgeli devlet modeli, üniter yani tekçi devletlerde ortaya çıkmıştır. İtalya, İngiltere, Fransa'daki etkileri bir yana, en bilinen örnek İspanya'dır. Dikkat edilirse tüm örnekler, etnik temelli kavgalardan çok çeken ülkelerdir. Bölgeli devlette, devletin bölünmezliği ilkesi korunmakla birlikte ülke, toplumsal yapıdaki çeşitli farklılıklar gözönünde bulundurularak (etnik yapı, dil, din gibi) bölümlere ayrılır ve o bölgelere idari ve siyasal özerklik tanınır. Yani bölgeli devlet aslında üniter ile federal devlet arasında kalan 'melez' bir devlet biçimidir.
Anayasa bu sisteme izin veriyor mu?
1982 Anayasası'nın 3. maddesinin ilk fıkrasına göre Türkiye Cumhuriyeti, "ülkesi ve milletiyle" bölünmez bir bütündür. Anayasa Mahkemesi, pek çok kararında özellikle bu ilkenin federasyon tipi bir devlet biçimine izin vermediğine hükmetti. Mahkeme'nin söz konusu kararları da tartışmalı tabii. Çünkü federal devletlerin 'bölünmüş' olduğu varsayımından hareket ediyor, oysa 'bölünme' asıl olarak ayrılma hakkıyla ilgili bir durum. Ancak Anayasa'da, üniter devlet dışında devlet biçimine izin vermeyen bir başka düzenlemenin de bulunduğunu hatırlatalım ki, bu ilke AKP'nin önerisinde de yerli yerinde duruyor. O da, 123. maddenin ilk fıkrasında yer alan "İdare, kuruluş ve görevleriyle bir bütündür ve kanunla düzenlenir" hükmü. Bölgeli ya da federal devlet tipi bir yönetim yapılanması, öncelikle idarenin bütünlüğü ilkesine aykırıdır. Dolayısıyla gerek yürürlükteki gerekse AKP tarafından önerilen taslağın, bölgeli devlet yapısına izin vermediği söylenmeli.
DTP'nin önerisinin asıl ilginç (ve üzerinde pek durulmayan) yanı, 1921 Anayasası'nın getirdiği devlet biçimini andırıyor olması. 1921 Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu, Meclis'e Eylül 1920'de Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu Lâyihası (anayasa tasarısı) başlığıyla sunulan ama daha çok 'Halkçılık Programı' olarak bilinen metnin tartışılması sonunda kabul edilmişti. Metin, o dönemin halkçılık anlayışı ve 1917 Devrimi'nin de etkisiyle hayli 'sol' sayılabilecek bir dil/zihniyet ile kaleme alınmıştı. Örneğin, hazırlayanların kapitalizmden anladığı ekonomik bir sistemden çok 'saldırgan emperyalizm' olsa da, emperyalist ve kapitalist düşmanlardan söz ediliyordu (TBMM Beyannamesi'nde). Ayrıca, Kurtuluş Savaşı yıllarında çok önemli işlevleri olmuş 'yerel ve ulusal kongrelerin' bıraktığı demokratik miras da, TE'nin hazırlanışında önemli pay sahibidir.
Meclis hükümeti (konvansiyonel) sistemi öngören 1921 TE'nin bugünkü tartışmalar açısından önemi, kurmaya çalıştığı idari yapı. İlk maddesine göre, 'hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir'. Bu ifadenin sonrasında yer alan düzenleme, sonraki hiçbir anayasamızda yer almadı: "İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir." Bunun iki anlama geldiği düşünülebilir: Halkın, egemenliği TBMM eliyle kullanacak olması ve sonraki maddeler gözönünde bulundurulduğunda, idari özerkliğin kabulü.
23 maddeden oluşan bu kısa Anayasa'nın 10. ve sonrasındaki maddeler, 'coğrafi konum ve ekonomik durum' gözönünde bulundurularak, bugünkü söyleyişle bölgeli devletin idari yapısını oluşturmaya yöneliktir. Anayasa'ya göre, Türkiye, vilayetlere, vilayetler kazalara ve kazalar nahiyelere ayrılacaktır. Bugünkü terminolojiyle, il, ilçe ve bucak temelinde bir örgütlenme. Başında TBMM hükümeti tarafından tayin edilen bir valinin olduğu vilayet şuraları, 'kanunlar mucibince', eğitim, sağlık, ekonomi, zira, bayındırlık ve sosyal yardımlaşma gibi konularda karar alabilir. Kaza ise, daha çok kolluğa ilişkin görevleri olan ve başında valinin emri altındaki kaymakamın bulunduğu birim. Halka en yakın olan nahiye (bucak) şurası ve müdürü halk tarafından seçilir ve şura, ekonomik/mali yetkileri bir yana, yargısal yetkilerle de donatılmıştır (tabii yasalar çerçevesinde). 22-23. maddelerle düzenlenen son organ, vilayetlerin birleşmesiyle oluşacak ve vilayet işlerinde uyumu sağlayıp bir tür denetimi de yerine getirecek olan "umumi müfettişlik"tir.
Yerel organları (özerklik tanıyarak) bir daha hiçbir anayasamızda görülmeyecek ölçüde güçlendiren 1921 Anayasası'nın söz konusu düzenlemeleri pek uygulama alanı bulamadı. Bunda, Mustafa Kemal'in merkeziyetçilikten yana oluşunun büyük payı var kuşkusuz. Kurtuluş Savaşı'nın ardından, 1921'in kurduğu hükümet biçimine gerek kalmadığı gibi, 'ulus devlet' yolunda, 'ulusal iradenin' temsil edileceği 'yegâne' organın TBMM olması gerektiği düşüncesi de baskındı. Bu görüşün izlerini 1924 Anayasası'nda görmek mümkün.
Türkiye Cumhuriyeti'nin temelinde yer alan, farklılıkların bir çömlekte eritilerek ve merkezi idare örgütlenmesiyle, yani üniter yapı içinde 'ulus' yaratma amacıyla hayli çelişir görünen DTP'nin önerisi, kuşkusuz her öneri gibi tarihsel serüvenimiz ve benzer sorunlar yaşamış ülkelerin sundukları çözümler gözönünde bulundurularak tartışılmalı. Bu kez, hiçbir derde deva olmayan bir 'kapatma' davası kesinlikle akıldan geçirilmemeli. Tabii bir de, akıldan çıkarılmaması gereken şey var: Küresel sermayenin, daha küçük/yerel, dolayısıyla yönlendirilmesi daha kolay olan özerk idari yapılanmalar konusundaki hevesi.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye