DTP'nin kapatılması

Meclis'teki bir partinin genel başkanı, DTP'lilerin dokunulmazlıklarını kaldırmaya yönelik anayasa değişikliğine dair Zihni Sinir projeler üretirken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da (YCB) boş durmadı ve geleneği bozmayarak DTP hakkında kapatma davası açtı.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Meclis'teki bir partinin genel başkanı, DTP'lilerin dokunulmazlıklarını kaldırmaya yönelik anayasa değişikliğine dair Zihni Sinir projeler üretirken, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı da (YCB) boş durmadı ve geleneği bozmayarak DTP hakkında kapatma davası açtı. Öyle bir iddianame hazırlandı ki, bu ülkenin bir bölgesinde yaşayan ya da DTP çatısı altında siyaset yapan kim varsa, siyasi faaliyetlerinin yasaklanması amaçlanıyor. YCB Yalçınkaya, DTP'nin bölünmez bütünlüğe aykırı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle kapatılmasını, bazı milletvekillerinin üyeliklerinin düşürülmesini, kapatmaya gerekçe gösterdiği 221 DTP yöneticisinin ve eğer yanlış okumadıysam yaklaşık 150 bin parti üyesinin başka partiye geçişini, ayrıca dava süresince seçimlere girmelerinin ve partiye üye kayıtlarının engellenmesini talep ediyor.
Taleplerin bir kısmı, kapatma kararının (davasının değil) 'olağan' sonuçları. Ancak bu kadar çok üye ve parti yöneticisi hakkında istenen yaptırımlar, pek alışıldık değil. DTP'liler hakkında bazı 'tedbirler' alınması isteniyor. Anayasa Mahkemesi, parti kapatma davalarında 'davaya bakan mahkeme' konumunda ve söz konusu davalarda CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu) uygulanır. CMK'ye göre bazı tedbirlerin alınması mümkün olsa da, burada YCB'nin Mahkeme'den istediği, 'bazı yetkileri kendinde görüp' (yürürlüğü durdurma kararlarında olduğu gibi) düpedüz, DTP ile uzaktan yakından ilişkili herkesin siyasi yaşamlarının en azından bir süreliğine askıya alınması. Kapatmaya gerekçe olarak konuşmalar, yazılıp çizilenler gösteriliyor ve kabul etmek gerekir ki DTP bu konuda 'malzeme' sıkıntısı çektirmeyen bir parti. Ancak sorun, kapatmanın çözüm olup olmadığı.
Neden parti yasaklaması?
Siyasal partilerin kamu tüzesi (hukuku) konusu haline gelmeleri, II. Dünya Savaşı sonrasına rastlar. Özellikle Weimar Anayasası döneminin sıkıntılarını yaşamış Almanya ve faşist deneyimden çıkan İtalya gibi ülkeler, siyasal partilere anayasa ve yasalarında yer vermeye başladı. Almanya, İtalya, Portekiz, Yunanistan, İspanya gibi ülkeler siyasal partileri anayasa konusu haline getirirken temelde iki amaç gütmüştü: Demokratik yaşam için vazgeçilmez değerde olan partileri 'korumak' ve demokrasiyi yıkma potansiyelini de taşıyan bu örgütleri 'dizginlemek'. Koruma ve sınırlama çabası, 1950'lerde çokça gündeme gelen 'militan' yani, kendini koruyan demokrasi anlayışının sonucu. Türkiye'de de partilerin ilk kez 1961 Anayasası ile anayasa hukuku konusu olması, denetimin Anayasa Mahkemesi'ne bırakılması ve ilk Yasa'nın 1965 yılında çıkarılmış olması rastlantı değil; Batı'daki eğilime uygun. Ancak Türkiye'de o eğilimin dışında seyreden bir durum da var: Kapatma konusundaki büyük azim ve kararlılık. Kuşkusuz başka ülkelerde de yasaklı partiler var; İspanya, Almanya gibi. Ancak herhangi bir ülkenin bu konuda Türkiye'yi yakalaması olanaksız. Örneğin, sürekli örnek verilen Almanya'da Komünist Parti'nin kapatıldığı tarih 1956 (sonrasında 1957'de Alman Sosyal Demokratlarının düzenlediği Bad Godesberg Kongresi'nde bazı kararlar alınmış ve kapatmaya gerekçe olan sorun çözülmüştü). 51 yıldır başka parti kapatılmadı.
Türkiye'de 26 parti yasaklandı bugüne dek (ikisi, Arayasa Mahkemesi denetiminden önce). Dolayısıyla kolay kırılamayacak bir rekorun sahibiyiz ve bu durum demokrasimizin, tarihimizin, koşullarımızın 'kendine özgülüğü' ile meşrulaştırılacak gibi değil.
Parti kapatma gerekçeleri?
Kabaca, Türkiye'de kapatılan 'sağ' partiler genellikle 'laiklik' ilkesine, 'sol' partiler, 'devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği'ne aykırılıktan, yani 'bölücülükten' kapatıldı. 1982 Anayasası'nın ilk halinde, konuya ilişkin 68. ve 69. maddeler partilerin neredeyse 'gözünün üstünde kaşın var' türünden gerekçelerle yasaklanmasına izin veriyordu. Bu maddeler 1995'ten itibaren değişikliğe uğradı ve bazı yasaklar kaldırılıp kapatma zorlaştırıldı.
1995 değişikliğiyle kapatma için yalnızca üç gerekçe öngörüldü. Bunlar kısaca; 1. tüzük ve programın 68/4'e aykırılığı (68/4, partilerin uyması gereken, devletin temel niteliklerini sayar), 2. eylemlerin 68/4'e aykırılığı ve 3. yabancı devlet, Türk olmayan gerçek ve tüzel kişilerden maddi yardım almak. 2001'de yapılan değişikliğe göre, eğer dava ilk iki gerekçeden biriyle açıldıysa, Mahkeme, kapatma yerine devlet yardımından mahrum bırakma cezası verebilir. Tabii DTP için böyle bir yaptırım söz konusu değil, çünkü maddi yardım almıyor. Anayasa'da ikinci gerekçe, yani 'eylemlerin 68/4'e aykırılığı' durumunun nasıl belirleneceği de düzenlendi ve yine 2001'deki değişiklikle, 69/6'ya 'odak olma'nın tanımı eklendi. Buna göre, 68/4'e aykırı eylemlerin yoğun şekilde işlenmiş sayılması için o partinin yönetim organlarının tavırlarına, kararlarına da bakılacak. Yani sıradan bir iki konuşma ile parti kapatılamayacak.
DTP hakkında, bu üç gerekçeden ikincisi gözönünde bulundurarak dava açıldı. Mahkeme, DTP'nin 68/4 ve ilgili SPK maddelerine aykırı eylemlerin 'odağı' olup olmadığını inceleyecek.
Sonuçları nelerdir?
İncelemenin sonunda, yasadışı eylemlerin odağı olduğuna hükmedilirse (bunun için 11 üyenin yedisine ihtiyaç var) parti kapatılır ve malları hazineye devredilir (arada kapanma kararı alınsa da sonuç değişmez). Kapatmaya gerekçe gösterilenler eğer milletvekiliyseler, üyelikleri, gerekçeli kararın R.G.'de yayımlanmasıyla düşer (md. 84/5). Eğer üyeyseler beş yıl boyunca bir başka partinin 'kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi' olamazlar (md. 69/9). SPK'nin 95. maddesine göre, bu kişiler seçimlerde hiçbir parti tarafından aday gösterilemez. Demek ki, bağımsız aday olabilmelerinin önünde herhangi bir anayasal/yasal engel yok.
Başsavcı'nın istediği tedbirler
Kuşkusuz parti kapatma davaları, siyasal yönü ağır basan davalar. Ancak bir partinin kapatılması siyasi gerekçelerle istense de, yargılama için yine de (ve neyse ki) tüze kurallarına gereksinim var. Başsavcının tedbir talebi, parti ve neredeyse tüm sempatizanlarının siyasi yaşamlarını bir süre askıya almaya yönelik. Bu tür davalar, ortalama bir buçuk yıl sürer. Ancak örneğin 2003'te DEHAP hakkında açılan kapatma davası henüz sonuçlanmadı. Kapanma kararı da verilen DEHAP hakkındaki davanın dört yılı aşkın süredir devam ettiği düşünüldüğünde, Mahkeme'nin tedbirler konusundaki tüzel değerlendirmesi/kararı daha da önem kazanıyor. Tabii YCB'nin talep ettiği önlemler, hiçbir zaman ve parti için alınamaz demek kolaycılık olur. Bir gün öyle bir parti ve üye davranışıyla karşılaşılır ki, bu kez yine demokratik rejimi korumak için, dava süresince bazı yasaklar koymak zorunlu hale gelir. Ancak DTP örneğinde durum farklı. Ne kadar süreceği belli olmayan bir dava süresince, azımsanamayacak bir yurttaş kesimine siyaset yasağı getirmek, Anayasa'nın, "demokratik yaşamın vazgeçilmez unsurları" olarak tanımladığı partilere verdiği önemle ve onlardan beklenen işlevle bağdaşmıyor.
Bugüne dek parti kapatma yöntemiyle hiçbir siyasal/toplumsal sorunun çözülemediği çok açık. Milli Nizam, Refah, Fazilet partileri kapatıldı; onların devamı olan AKP yüzde 47 ile iktidarda. Kürtçülük yaptığı gerekçesiyle kapatılan partinin haddi hesabı yok, bugün gelinen nokta ortada. Dolayısıyla, DTP kapatılmamalı ve eğer cumhurbaşkanı seçiminde olduğu gibi Kürt sorununun çözümü de Mahkeme'ye havale edilmiyorsa, YCB'nin talep ettiği tedbirler kabul edilmemeli. Cumhurbaşkanı seçimi sürecinde konuyu Mahkeme'ye taşıyan büyük öngörü sahibi siyasetçilerin çabası ne kadar sonuç aldıysa, DTP'lilerin siyasetten 'atılma' çabası da o kadar başarılı olur. Eğer demokrasi, aykırı, hatta kızgınlık uyandıran görüşlerin (şiddete, ölüme çağrı yapmadığı sürece) ileri sürülebildiği ve bunu yapan kişilerin yaşamlarından, kurumların yasaklanmaktan endişe etmediği siyasal sistemin adıysa, Anayasa'da Cumhuriyet'in niteliklerinden biri kabul edilen bu ilkenin 'olmazsa olmazlarını', geç de olsa benimsemekte yarar var.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye