Dünyada sürgün olmak

Saksonya'da 12. yüzyılda yaşamış olan keşiş St. Victor'lu Hugo şu önemli satırları yazmış. "Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir.
Haber: ÜMİT KARDAŞ / Arşivi

Saksonya'da 12. yüzyılda yaşamış olan keşiş St. Victor'lu Hugo şu önemli satırları yazmış. "Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir. Yolun başında olan, ruh sevgisini dünya üzerindeki tek bir noktaya sabitledi; güçlü insan sevgisini her yere yaydı ; mükemmel insan ise sevgisini söndürdü." (Edward Said, 'Kış Ruhu') İnsanın bağımsızlığa, tarafsızlığa ulaşabilmesi, vicdanının sesine kulak verebilmesi, önyargı sonucu ortaya çıkan dışlama ve tepkilerden kurtulması "bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi görmek" şeklindeki özgün bir bakış açısı ile olanaklıdır. Bu bakış açısına belki dünyada sürgün gibi yaşamakla yaklaşılabilir. İnsanların çoğu esas olarak tek bir yurdun, tek bir kültürün farkındadır. Sürgünler ise en az iki yurdun, iki kültürün farkındadırlar. Bu bakış açısı Said'in tespitiyle çoğul düşünüp duyumsamaya, eşzamanlı diğer boyutlara ilişkin bir farkındalığa yol açar. Bir sürgün için yeni ortam da hafızanın arka planı önünde yaşanır. Her iki ortam da canlı ve gerçektir ve yanyana, birarada bir farkındalık içinde duyumsanırlar. Ancak sürgün olan veya kendisini sürgün eden insan asla kendini mutlu ve güven içinde hissetmez. Uysal değildir, katılığa ve donmuşluğa karşı dağıtıcı gücü her an ortaya çıkabilir. Said'in Wallece Stevens'ten aktardığı gibi "bir kış ruhudur" sürgün.
Kendimizi güvenlik içinde hissettiğimiz toprak parçalarının kuşatıldığı sınırlar, duvarlar, tel örgüler bizi tutsak kılan hapishaneler olurlar. Bir süre sonra onları savunmaya, onlarsız kendimizi güven içinde hissetmemeye, diğer tarafta olanları düşman ve tehdit unsuru olarak algılamaya başlarız. Sınırlar, bayraklar, marşlar, silahlar, silahlı güçler... Oysa sürgün olmak bunları aşmak, kesin tasniflerin ve kalıpların dışına çıkmaktır. Adorno'nun deyişiyle yerleşik ev geçmişte kaldı. Savaşlarda kentlerin ve evlerin bombalanmasıyla, insanların toplama kamplarında işkenceler ve kıyımlarla son bulan bir yaşama mecbur edilmeleriyle, ev, güven içinde yaşanır bir yer olmaktan çıktı, kullanılıp atılacak bir nesneye dönüştü. Adorno şöyle der, "Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi evimizde hissetmemek ahlakın bir parçasıdır".
Kuşkusuz 20. yüzyıl, yaşanan acılar ve baskılarla tahakküm ve sömürü altında geçti. Savaşlarda yaşanan göçler, mülteci durumuna düşen insanlar, yitirilen yaşamlar, evler, duygular. 20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın başında yaşadıklarımız bunlardan farklı değil. Bir işgal gücü ile başka bir işgal gücü arasında el değiştiren Afganistan. Savaşın, şiddetin evsiz, yoksul bıraktığı insanlar. Mayınlarda bacaklarını yitirenlerin uçaklardan atılan yapay bacakların peşinde koşmaları. Irak'ın hile ve yalanla, enerji kaynaklarına el koyma amacıyla işgali. Ölen binlerce insan. Yaşanan insanlık trajedileri. Beyrut'un bombalanması ve evleri başlarına yıkılan insanların göçü. Filistinlilerin kamplarda bombalar altında süren yaşamları. Türkiye'de köyleri, evleri yakılıp yıkılan ve zorunlu göçe tabi tutulan ya da zorunluluklarla kentlere göç eden yersiz, yurtsuz, işsiz Kürt kökenli insanlarımız. Ve daha dünyanın birçok yerinde yaşanan ve gündemimize dahi girmeyen çatışmalar, ölümler, göçler. Güzel bir gezegende yaşanan bir cehennem..
Yoksulluğun pençesinden kurtulmak için yerini, yurdunu terk edip sınır tellerini aşarak gittikleri ülkede kaçak yaşayan insanlar. Savaşta evleri başlarına yıkılmış, birkaç parça eşya ile komşu ülkelere sığınanlar. Dünyanın birçok bölgesinde umudun, göçün ve başka yerlere yerleşme çabasının oluşturduğu çaresizlik sahneleri yaşanıyor. Göçerlik ve sürgün, Said'in belirttiği gibi "kesintili bir var olma durumudur ve geride bıraktığınız yerle bir kavgaya tutuşma biçimidir. Bundan dolayıdır ki modern kültürün güçlü, hatta zenginleştirici bir motifine dönüştü. Sürgündeki kişi bilir ki, seküler ve olumsal bir dünyada evler daima geçicidir." (Edward Said, 'Reflection on Exile') Evsizlik dünyanın kaderi olmaya devam ediyor. (Martin Heidegger, 'Letter on Humanism')
Farklı dünyalar
Üçüncü Dünyanın yoksulluklarında, edebiyatlarında, müziklerinde bastırılmış, aşağı kılınmış ve unutulmuş olanlar, Birinci Dünyanın ekonomilerini, kentlerini, kurumlarını, medyasını ve eğlence dünyasını işgal ederek geri dönüyor. (Iain Chambers, 'Göç, Kültür, Kimlik') Üçüncü Dünya artık uzaklarda bir yerlerde olmaktan çıktı, farklı kültürler, tarihler, dinler ve diller Birinci Dünyanın kent ve kültürlerindeki yaşamların göbeğinde ortaya çıkmaya başladı. Artık merkezdeki insanların yaşamlarında, kültürlerinde, dillerinde ve geleceklerinde önemli bir kopuş meydana geliyor. (Chambers, a.g.e ) Göçerlik ve sürgün moderniteyi temellerinden sarsıyor ve bu kavramın sorgulanmasına yol açıyor. Dünya üzerindeki insan göçleri kenti dönüşüme uğrattığı gibi ulus-devlet sınırlarını yapaylaştırıyor ve modernliğin açıklama kalıplarını da geçersiz kılıyor. Tek kimlik kurgularının parçalandığı, dilin melezleştiği, farklı tarihlerin birbirine girdiği bu hareketli dünyayı modernitenin gözlüğünden anlamak olanaksız hale geldi. Melez diller, tarihler ve dünyalar önümüze ötekiyi çıkartıyor. Connoly tarih boyunca öteki üzerindeki baskılara işaret ediyor. "Her kimlik bir dizi farklılıkla bağlantılı olarak ve bu farklılıklardan bazılarının da kötü, anormal veya akıldışı, özetle 'öteki' tanımlanması üzerine kurulur. Öteki sırf varlığıyla bile kimliğin kesinliğini, doğruluğunu, normalliğini, akılcılığını kuşkulu kılar. Bu yüzden de öteki tarih boyunca hep 'doğru' kimliği benimsemeye davet edildi, olmuyorsa üzerinde baskı kurulup susturuldu, fethedildi, o da olmuyorsa yok edildi."
Göç, sürgün hali, marjinallik, melezlik ve evsizlik aslında Batının rasyonel düşünme inancını bozguna uğratıyor. Modernitenin zaaf içinde kaldığı bu yeni durum karşısında yeni bir düşünme tarzının gerektiği ortada. Chambers bu gerekliliği şöyle açıklıyor.
"Artık tanrıların ya da onların buyurgan bir rasyonalizm veya pozitivist izdüşüm cüppesini giymiş seküler dirilişlerinin koruması altında olmayan düşünce, kendisinden ve varlığın korunmasından sorumlu olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunuyor. Artık düşüncenin tek koruyucusu Rilke ve Heidegger'in söylediği gibi, korumanın yokluğunda bulunuyor."
Dünyaya sürgün edilen insanın göçü ve sürgün hali devam ediyor. Başka bir yer, başka bir dünya, başka bir gelecek olasılığı var mı?