Dünyalı olmak

Biz insanlar kendimizle ve yarattığımız uygarlıkla çok övünerek vardığımız son noktada ne dünyanın, ne evrenin ne de varoluşun bilgisine ve...
Haber: TİJEN ZEYBEK / Arşivi

'Ben insanım
İyiden ve güzelden yanayım
Şiddete karşıyım,
Canlılığın devamından,
Türlerin ve düşüncenin
Çeşitliliğinden yanayım.
Bir parçası olduğum doğanın,
Her ne sebeple olursa olsun,
Zarar görmesine karşıyım.
Dünya evimdir,
Onu korur ve gözetirim.
Her zaman barıştan ve
Sorunların şiddetsiz
Çözümünden yanayım.
Ben insanım.'

Biz insanlar kendimizle ve yarattığımız uygarlıkla çok övünerek vardığımız son noktada ne dünyanın, ne evrenin ne de varoluşun bilgisine ve kavrayışına sahibiz. "İnsan bir yana diğer tüm varlıklar bir yana" dediğimiz günden itibaren başlattığımız yıkım ve felaketler bir çığ gibi büyüyerek, geçtiği her yeri yakıp yıkan bir ateş topuna dönüştü. Bugün dünya yaşanası bir yer olmaktan çoktan çıkmış durumda. Onu parçalayıp toz bulutu haline getirerek zerreciklerine ayrıştıracak yeni bir "big bang" süreci, insan marifetiyle başlatılalı çok oldu.
Belki bu noktada yapılacak tek ve en iyi şey, bugüne nasıl geldiğimize dair soruya samimi ve cesurca cevap aramak ve bulacaklarımıza hazırlıklı olmaktır. O cevaplar hepimizin kişisel tarihi içinde ve bunların biraraya gelmesiyle oluşturdukları o -hâlâ utanmadan çok gurur duyduğumuz- insanlık tarihi macerasında bulunacaktır.
Varoluş bütün hayatı ve canlılığı başlı başına kapsayıcı bir kavramken onu dilde ve kaçınılmaz olarak düşüncede türlere, ırklara, dinlere, dillere, coğrafyalara, inançlara, cinsiyete, ten rengine, kan bağına vb. dar, değil varoluşu insanı dahi açıklamaktan hayli uzak, kifayetsiz kelimelere indirgemek, yıkım sürecinin başlangıcı oldu.
Eğer dünyayı yaşanılır bir yer olmaktan çıkaranın insan olduğunu itiraf ediyorsak, bunun nedeninin insanların insanlığını unutmasında aramalıyız. Çünkü insan olmaktan vazgeçip İngiliz, Alman, Türk, Fransız, İtalyan olmakla yetinmeyi seçtik. İnsan olmak, doğanın bir parçası olarak, onunla uyumlu bir şekilde varolmak yerine ona hükmetmeyi ve kendi türümüz dışındaki türlere hayat şansı tanımamayı kendimizde hak gördük. Övünürken yerlere göklere sığdıramadığımız "modern insan yaşamı"nı neyin üstüne inşa ettiğimize bir kere olsun dönüp bakmadık, kafa yormadık. Bu yaşam tarzının insan dahil tüm canlı türleri için nasıl bir ölümcül etki yaptığını düşünmek bile istemedik.
Süt banyosu
Yüzyıllar içinde gelip gelebildiğimiz "gelişme" noktasının "ne kadar çok tüketirsen o kadar iyi" düsturunu zihinlerimize hayatın amentüsü olarak yerleştiren kapitalizm olması bizi hiç şaşırtmadı, hiç hayalkırıklığına uğratmadı. Öyle olmadı çünkü elbirliğiyle kurduğumuz sistem, çoktan, her türlü insan olmaya dair tutum ve davranışın yerine yukarıda saydığım bölme, parçalama, ayrıştırma yollarını sonuna kadar kullanarak "ego" denen illeti koymuştu bile.
Üstümüze bir çeşit deli gömleği olan milliyet gömleğini giyer, milliyetçilik kravatını takarken bunun getireceği sonu hiç öngöremedik ve ne hazindir ki, bugün geldiğimiz noktada da bu kavrayıştan hâlâ çok uzağız. Milli marş icat eder, beş yaşından itibaren çocuk beyinlerini her sabah bu marşla yıkarken, insan olma sorumluluğumuzun -çünkü insan olmak demek bütün varoluştan sorumlu olmak demektir- sadece kendimizi içine dahil ettiğimiz milletten ibaret olduğunu zannettik. Avrupa halkının karnı doyduğu sürece Afrika coğrafyası insanı kimsenin umurunda olmadı. Hatta mesele sadece karın doyurma meselesi olmakla da kalmadı. Kraliçe haftada bir süt banyosu yapabildiği sürece her üç saniyede bir çocuğun açlıktan ölüyor olması hiç kimsede -bir avuç vicdanını kendine tanrı kılmış insan hariç- bir itiraz, çağımızda adına kapitalizm denen bu düzenin vahşiliğine ve "modern insan yaşamı"nın barbarlığına dair bir düşünce filizlendirmedi. İngiltere'de yapılan anketler, İngilizlerin kraliçelerini ve kraliçelik makamını hâlâ önemsediklerini ve devamından yana olduklarını gösteriyormuş. Bu da her üç saniyede bir, bir çocuğun açlıktan ölmeye devam etmesinden yana olmak demek.
Avrupalıların daha önceleri medeniyet ölçüsü saydıkları tuvalet kağıdı, su, sabun vs. tüketimindeki oranın Türkiye, Hindistan ve Arap dünyası gibi ülkelerde de yakalandığını düşünürsek, bunun çok kısa bir zaman zarfında dünyada kesilmedik ağaç ya da içilebilir su kalmaması demek olduğunu bilmek için, çok karmaşık bir düşünme yeteneğine sahip olmamıza gerek yok sanırım. Ama bizler daha bunun ne anlama geleceğine dair kafa yormaya başlamadan "uygar olmanın" kriterleri "uygar dünyanın efendileri" tarafından tekrar değiştirildi. Su, sabun, tuvalet kağıdının yerini, araba, elektrik ve başka şeyler aldı. O çok değer verdiğimiz ve bizi diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz diye nesillerdir okullarda öğrettiğimiz düşünme yeteneğimiz ve aklımız hiç tereddüt etmeden, derhal, bu yeni kriterlere uyum çabasına girmemizi emretti.
Dünyadaki en önemli canlı olma iddiamız ve medeniyet serüvenimiz hâlâ bu minvalde devam ediyor. Çünkü hâlâ İngiliz askerleri geleneksel ayı tüyünden şapkalarını takmak için ayıları katlediyor. Çünkü hâlâ dünyanın birçok yerinde bazı insanlar süt banyosu yaparken üç saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor.
Bugün cehenneme çevirdiğimiz dünyanın tek kurtuluş şansı her gün sabahtan, bütün dünya okullarında, çocukların güne yukarıdaki yeni "andımız"la başlamasıyla mümkün olabilir. Bunu düşünmeye, bunu konuşmaya, bunu yapmaya hazır mıyız?