Dünyanın sonu çok mu yakın?

Geçenlerde Antalya'daydım. Bir otel yöneticisi, son iki yıldır kentin eskisinden daha sıcak olduğunu, suların giderek kuruduğunu söyledi. Biraz abarttığını açıklamaya kalktım, ortamdaki diğer insanlar da ona katıldılar. Göz göre göre yanıyor ve kuruyorduk işte...
Haber: İLHAMİ ÜNVER / Arşivi

Geçenlerde Antalya'daydım. Bir otel yöneticisi, son iki yıldır kentin eskisinden daha sıcak olduğunu, suların giderek kuruduğunu söyledi. Biraz abarttığını açıklamaya kalktım, ortamdaki diğer insanlar da ona katıldılar. Göz göre göre yanıyor ve kuruyorduk işte...
Birkaç gün önce de, Adana'ya yerleşmeyi planlayan eski bir öğrencim uğradı. Oralarda işyeri açmayı tasarlıyormuş, ama önümüzdeki 10 yıl içinde ya Adana yaşanamaz ölçüde ısınırsa diye de korkuyormuş. Düşüncemi sordu. "Canım iyi ya işte, Karadeniz'i de yaz turizmine açarız" diye takılınca, "Hocam, bu söylediğiniz de çok mantıklı" demez mi? İki aydın yetişkinin böyle ilginç yaklaşımları art arda gelince, artık bu konuda bir yazı şart oldu. Ne kötü koşullanmışız meğer toplum olarak!..
Çevrebilim; çevre mühendisi, çevre bakanlığı, hesap, kitap yerine koruma ve gönüllülük temelini geçerli görür ki, yanlış bir yaklaşım değildir. Çiçeği, böceği, otu, taşı, havayı, suyu, yılanı, çıyanı sevecek ve hiçbirine ilişmeyeceksiniz, hepsi bu... Ancak insanın kazanma ve yok etme hırsıyla, doğa koruma bilinci çatışmaya başlayınca, doğaseverler güçsüz kalıyor, gözü dönmüş para babaları ile baş edemez oluyorlar... Bu kez ellerindeki gücü artırma yollarını zorluyorlar ki biraz abartı, daha fazla taraftar toplama çabası... Son yılların gündem konularını anımsayalım: Yağmur ormanlarının yok olması, asit yağışları, hormonlu ve kanserojen besinler, biyolojik çeşitliliğin yok edilmesi, organizmaların genetiğiyle oynanması, ozon tabakasının delinmesi, çölleşme, küresel ısınma, iklim değişikliği... Bu akış biraz da "günün modası" havasında değil mi? Eskiyen sloganlar çöpe mi gidiyor yoksa? Bu işlerden kazanan yüz binlerce sözde çevreci ve peşlerine takılan milyonlara, bir de sansasyona düşkün basınla, medyatik demeç vermeyi seven uzmanları ekleyelim. Kısacası işin tabanı o kadar da çürük değil. Seçme çevre örgütlerinin tanıtım sayfalarına bakın, çoğunun yöneticileri konularında ancak magazin düzeyinde bilgilidir.
Ah o gazlar!
Ben örnek vereyim, analizi okuyucu yapsın: FAO'nun Kasım 2006 bülteninde Henning Steinfeld imzalı bir raporda evcil hayvanların sera gazı etkisindeki rolü işleniyor. Hayvanların çıkardığı gazlar öyle bozuk ve öyle çokmuş ki, insanlardan daha zararlılarmış. Mide gazları ve dışkılarından salınan metan miktarı toplam insan etkinliklerinin yüzde 30-40'ını oluşturuyormuş. Hayvancılığın sera gazları oluşumundaki rolü yüzde 18'miş. Düşünebiliyor musunuz? Bir yanda dev endüstriler, termik santraller, petrokimya tesisleri, fabrikalar, New York, Tokyo, Los Angeles, Londra, San Fransisko, Pekin, otomobiller, uçaklar, kat kaloriferleri, linyit sobaları, dev bacalar... Karşı cephede ise alttan üstten gaz çıkaran inekler... O koca FAO (BM besin, tarım örgütü) böyle raporlar da yayınlıyor işte.
Türkiye'den de örnek verelim. Konya'nın Karapınar ilçesi, 1960'lı yıllarda o zamanki Topraksu çalışanlarınca çölden yaşama döndürüldü. Bugün orada insanların kazanılan dünyayı gözlerinde canlandırabilmesi ve fotoğraf alabilmesi için, küçük bir alan çöl modeli olarak korunmaya çalışılıyor, işçiler otları elleriyle topluyorlar. Mitsui 2006 Çevre Fonu, dünyaya örnek başarımızın farkına 40 yıllık bir gecikmeyle varmış, destek sağlıyor. Oysa o çölü yeşerten kurum bir yıl önce kapatılmış. Kamuoyuyla alay edercesine "çölleşmeye hayır" yürüyüşü yapıyorlar oralarda. Gösterişli küresel platformlardan alıntı yaparken biraz da kendi gerçeklerimize yönelsek?
Küresel ısınma bir gerçektir. Dünya Meteoroloji Örgütü (DMÖ-WMO) kayıtlarına göre 20. yy boyunca yerkürede ortalama sıcaklık artışları 0,6 derece oldu. İklim aşırılıkları ve yer yer kuraklıklar da yaşanıyor. Ancak, küresel ısınmanın insan etkinliklerinden kaynaklanması olasılığı güçlü olsa da, kesin değil. Yerküre, dördü önemli olmak üzere 17 kez buzul çağı yaşadı. Yani 18. soğuma-ısınma sürecinin gelişiyor olması, yabana atılır bir olasılık değildir.
Karbon ve ayılar
Isınmanın egemen olduğu bölge Orta Avrupa'nın kuzeyinden, kutba kadar uzanıyor. DMÖ bu gerçekten yola çıkarak, 2007-2008 yılını "kutup meteorolojisi" konusuna ayırdı. Ülkemiz, küresel ısınmadan etkilenmeyen bölgede yer alıyor. Yani uzun yıllar karşılaştırıldığında, kentsel yerleşimler dışında, ölçülmüş bir sıcaklık ortalaması sapması yok. Demek ki "bu kış sıcak oldu" derken, geçen kışın soğuk geçtiği unutulmamalı. BM Çölleşmeyle Savaşım Sözleşmesi'nde Akdeniz ülkelerine ayrılan 4. ekte, iklim değişikliğine ya da ısınmaya değil, erozyona bağlı kayıplara dikkat çekiliyor. Sözleşmeye temel oluşturan Sahel kuşağında (Büyük Sahra'nın güneyi) her yıl binlerce insan, açlıktan ve susuzluğun yol açtığı hastalıklardan yaşamını yitiriyor. Ama konu bugünün sorunu değil, en az 50 yıldır insanlığın gündeminde. Yıllar içinde iyiye ve kötüye gidişler yaşanabiliyor.
Rio doruğunda ve Kyoto Sözleşmesi'nde Türkiye'ye karbondioksit çıkışları konusunda "gelişmiş ülke" konumu dayatılıyor. Daha katı önlemler, daha fazla katılım payı isteniyor, Kyoto Sözleşmesi'ni imzalamak için öne sürdüğümüz Ek 1 ve Ek 2 listelerinden çıkarılma isteği benimsenmiyor.
Türkiye'nin atmosfere saldığı karbondioksit miktarı ABD'nin yüzde 3,55'i (28'de biri), yerkürenin de binde 9'u düzeyinde. Yani ABD, karbondioksit çıkışını yalnızca yüzde beş azaltsa, bizim ülkesel payımızın çok çok üzerinde sonuç alınabilirdi. Kutup ayılarının kış uykusuna yatamadıklarını bildiren uzmanlar, onların zaten kış uykusuna yatmadığını görmezden gelebiliyor. IUCN listelerinde ayıların geçen yıl "yok olmaktaki türler" grubuna alındığı bildirilirken, burada gerekçenin, ayıların sayılarının azalmasından çok, yaşam alanlarındaki daralma olduğu unutuluyor.
Bahar gelip karların erimesi ve sağanakların başlaması beklenmeden "susuzluk kapıda" gürültüsü koparılırken uzgörürsüz, beceriksiz belediyecilerle yeni ürün alınmadan son buğday vurgunu peşindeki stokçulara hizmet edildiği düşünülmüyor. İngiltere çok soğuyacağı için İngilizlerin güneydeki ülkeleri 30 yıl içinde işgal edebileceği kurgulanıyor da, bu sözlerin kendi içindeki çelişkisi gözardı ediliyor (Hani Türkiye çöl oluyordu, İngilizler çöle mi göçecekler yani?). Buzul çözülmelerinin deniz düzeyini yükselteceği hesaplanırken, temel bir yanlış yapılıyor: Sıcak hava daha fazla su buharı tutar. Sıcaklık artışı buzulları eritirken, okyanuslardan daha çok su almalı, yani atmosferin tuttuğu su buharı artmalıdır. Hatta havaya fazla buhar geçişi olur, aşırılıklar da sıklaşırsa, karalara daha çok yağmur yağması beklenir. Burada anlaşmazlık, tutarsızlıktan kaynaklanıyor. İklim değişikliği yağışları azaltacak mı, yoksa artıracak mı?
Yorumlarda, "karbon tutulması-sequestration" mekanizmaları dışlanıp, topraktaki organik karbon miktarının, havanın üç katı, biyolojik kütlelerdeki karbonun ise, bu toplamın da iki katı olduğu hesaba katılmıyor. Yaşanan susuzluk sıkıntılarımızın nedeninin, kentlerin, endüstrinin ve sulanan arazilerin artan su gereksinimleri olduğu gözden kaçıyor. Oysa olur olmaz gerekçeler üretme yerine, "gelişmiş sulama teknolojilerine geçme, aynı suyu birçok kez değerlendirme, on binlerce kaçak kuyuyu denetim altına alma" gibi çözümlere yönelmek daha akılcı değil mi?
Tek yönlü
Konuları tek yönlü işleyenlere biz de tek yönlü yanıt örnekleri verelim: Küresel ısınma ilerlerse Pasinler, Muş, Yüksekova gibi geniş ovalar kazanmaz mıyız? Kars, Erzurum, Ağrı'nın iklimi biraz ılısa kötü mü olurdu? Antalya'da turizm mevsimi Mayıs yerine Nisan'da başlasa? Kışın daha kolay ısınsak da, daha az odun tüketsek, havayı daha az kirletsek, Rusya'dan daha az doğalgaz alsak? Ya da Sibirya'ya, Kanada'ya yaşam gelse? Bu hayali örneklerin amacı, yalnızca gerçeklere tek açıdan bakmanın yanlışlığını ortaya koymaktır.
Hiçbir karamsar senaryoda, sonuçlar hakkında güvenilir yorum yapılamıyor. NASA, iklim değişikliklerini uzaydan izleyip olasılıkları değerlendiriyor, ancak, kimilerince öne sürüldüğü gibi "Türkiye'nin 2050'de çöl olacağını" belirtmiyor. Bu çölleşme senaryolarının odağı, Moğolistan'dan Hazar Denizi'ne ulaşan Orta Asya'dır. Doğaldır ki uzmanlar Sahel bölgesini ya da Taklamakan çölünü incelerken, olası en kötü tabloları da değerlendiriyorlar. Yine de Türkiye'nin bugünden yarına çöl olacağı söylemi, bilimsel veri donanımlı temele dayanmıyor. Yani "Bu yaz sıcak olacak, aşırı kuraklık olacak" gibi öngörüler, medyumların söylemlerinden öte anlam taşımıyor. Çünkü bir haftadan ötesini kestirebilen bir hava tahmin yöntemi geliştirilebilmiş değildir.
Enerji tüketimi, su kullanımı, doğal kaynaklara sahip çıkma konularında elimizden geleni esirgemeyelim. Diş fırçalarken musluk açık kalmasın, televizyonu kumandadan değil, kendi düğmesinden kapatalım, otobüs biletini bile kağıt toplama kutusuna atalım. Ağaç kesimine dur diyelim, Oymapınar Barajı'nın sularını golf alanlarına aktaran anlayışa karşı imza kampanyalarına katılalım. Santrallerin hava süzgeçlerinin gereğince çalışması için yürüyüş düzenleyelim. Evimize güneş panelleri taktırıp az yakan, bakımlı otomobiller kullanalım. Karbon tüketmeyen enerji kaynakları için kamuoyu baskısı oluşturalım. Hepsi bilinçli, aydın kişi sorumluluğudur. Ancak kıyamet senaryolarıyla kendisine ekmek çıkarmaya çalışanlara da kanmayalım ve lütfen aracı olmayalım.

İLHAMİ ÜNVER: Prof. Dr., Ankara Üni.