Düşecek mi yoksa yükselecek mi?

Düşecek mi yoksa yükselecek mi?
Düşecek mi yoksa yükselecek mi?
İzlenme oranlarında öne çıkan iki 'hakikat' şovu; 'O Ses Türkiye' ve 'Kim Milyoner Olmak İster'... Biri, sıradan insanı yükselterek, diğeri seçkin kurbanı düşürerek işi formülüne uyduruyor
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU* / Arşivi

TV’lerde en hızlı evrilen format ‘reality şov’ olsa gerek. Özellikle ABD TV’sinde yıllardır uygulanan bu formatın global olarak da güçlenmesinde öncelikle ‘Biri Bizi Gözetliyor’, daha sonra da ‘Survivor’un etkisi olduğunu gözardı edemeyiz. Sokaktaki insanı sadece ekrana çıkarmakla kalmayıp hayatını da ‘sergileyen’, ‘oylatan’ bu formatın Türkiye macerası ise biraz daha farklı seyrediyor. Örneğin, şu sıralar izlenme oranlarında özellikle öne çıkan iki programda (‘O Ses Türkiye’ ve ‘Kim Milyoner Olmak İster’) hem ortak özellikler hem de farklılıklar var. Çıkan yarışmacılara, onlarla ilgili konuşmalara, sosyal medyadaki yansımalarına bakınca sıradan insandan çok, ‘yükselen’ ya da ‘düşen’ insana odaklanan bir vurgudan söz etmemiz gerekebilir. Ekranlardan bilmediğimiz, daha önceden kimseler tarafından ‘yaygın’ olarak tanınmayan (birazdan anlatacağım nedenlerle bu nokta önemli) insanların iki türden üne sahip olabileceklerine ekran başında bizzat şahit oluyoruz.
Örnekler üstünden gidelim. Geçtiğimiz günlere damgasını vuran, ‘O Ses Türkiye’de ekrana gelen ve bir anda ünlenen Hasan Doğru ‘yükselmeye’ iyi bir örnek olabilir. Zonguldak’ın küçücük Kozlu (33 bin nüfus!) beldesinden gelen bu utangaç, mütevazı insan, Türkiye dinleyicisinin hiç de aşina olmadığı bir arya seslendirmesine rağmen hem jüriyi, hem stüdyodakileri âdeta büyüledi. Nitekim, Hasan’ın yarattığı ‘heyecan’, önce sosyal medyada, ertesi gün de birçok TV yazarının köşesinde dile geldi. Peki, neydi özellikle altı çizilenler? Müzikal kalitesi, alçakgönüllü tavrı, utangaçlığı ve özellikle vurgulanan, şu sıralar mesleği (konservatuvar mezunu bir operacı) yerine aile lokantasında çorba hazırlamaktan, kasada durmaya kadar her işi yapmakta olması. Reality şovların, yani ‘hakikat gösterisi’nin tam da ete kemiğe bürünmüş, ekrana taşınmış hâli! Sıradan yaşamın ‘acı’ bir hakikatı böylece ekrana geliyor ve ‘şov marifetiyle’ belki de düzeltilme şansı yakalıyor. Düşünebiliyor musunuz, bu insan bu şov olmasa, ekrana çıkamasa, ‘hak ettiği’ ünü kazanabilecek miydi? Görüldüğü gibi ‘ün’ maddi bir beklentiden çok öte, simgesel (manevi) bir kazanıma işaret ediyor.
Acun Ilıcalı prodüksiyonu reality şovların esas formülü tam da bu ‘adalet’ iddiasında şekilleniyor. Hak eden ama kendisinine fırsat verilememiş insanlara ‘dayanışmacı’ bir kültürel refleks harekete geçirilerek yardım edileceği hissi. Böylece, çevremizde yaşayanlara benzer, yetenekli ama birçok nedenden ötürü bir türlü fark edilememiş, ‘yükselememiş’ insanlara bir ‘yol’ da açılmış oluyor. Nerede, tabii ki ekranda! Bu aynı zamanda bir ‘business’, unutmamak gerekiyor. Formülün sihri de anlaşılıyor. Katılımcısı, yapımcısını, kanalını, izleyicisi tatmin edebilen bir TV işi.

Reklamlardan sonra ‘zoka’

Şimdi, diğer modele gidelim, yani toplumsal statüden bir çırpıda ‘düşürülme’ işlemine bakalım. Kenan Işık’ın sunduğu ‘Kim Milyoner Olmak İster’ bu işin model reality şov’u. Aslında, Işık da ‘yükseltme’ konusunda istekli ama ‘bilgi’ ile ‘malûmat’ arasında bir yerlerde dolaşan şova katılanların bilgiyle ilgili dertleri pek yok. Çoğu, bilgilerine değil şanslarına güveniyor, en azından ekranda görünme arzularını tatmin ediyor, en basit soruda elenseler bile ‘kısmet’ deyip işin içinden sıyrılabiliyorlar. Zaten Işık’ın hedef tahtasında onlar değil, toplumsal statüleri gereği ‘bilgili’ oldukları düşünülebilecek mesleklerden gelenler var. Yabancı dilde eğitim yapan ünlü üniversitelerin mezunları, tıpçılar, akademisyenler (hele bir de profesör olunca, tadından yenmiyor!), velhâsıl ekran başındaki çoğunluğun ‘seçkin’ addebileceği her türden ‘kurban!’. Kurbanların çoğu da ‘tanışma’ faslında bir yandan alçakgönüllüyü oynuyor, öte yandan övünmeden yapamıyor. Âdeta ‘düşürülme’ cezasını hak ediyorlar. Çoğu zaten evde seyrederken her soruyu şıpın işi cevaplarmış; eşler, çocuklar katıl diye ısrar edermiş; çocukluğundan beri bir şeyler öğrenmeden yapazmış! Kenan Bey’in suratındaki müstehzi ifadeden avın tava geldiğini kolayca anlıyoruz. Artık mesele, zokanın ne zaman yutulacağıdır. Tabii ki ‘reklamlardan’ sonra. Bu da neticede bir ‘business!’ Yakalanır nasılsa kurban birazdan bir tuzak soruya, toplumsal statüden ‘düşme’ anı ile yüzündeki acınasılık üstüste oturur. Ekran başındakiler, reklam verenler ve yapımcılar hazza gark olur, mutlu, mesut olurlar.
İzleyiciye iki türlü tatmin (iktidar hissi) sunuyor ‘hakikat gösterileri’. İlki; evde, ekran başında, görünmez bir yerden başkalarının hayatlarını, kişiliklerini yargılamak. Mükemmel, vasat, çakar! Ve ikincisi; canı istedi mi ekrandaki yargıçlar (örneğin, jüri üyeleri) ya da katılımcılarla (yarışmacılar) yer değiştirmek, ekrandaki hakikata ‘teğellenmek’, hatta kendini ‘terzi’ zannetmek. Meraklısı için not, ‘teğel’ (suture) kavramı için Christian Metz’in sinema semiyolojisi analizlerine başvurulabilir.
Reality şovlarda şu sıralar dünyadaki eğilim, “ünlüleri” haklayan bir yöne doğru ilerliyor. Ama bu işe henüz zaman var bizim ekranda. Çünkü toplumsal yükselme ve düşme hayallerinin iyice ateşlendiği bir dönemdeyiz. Hem şehiriçindeki toplumsal hareketlilik (çevre-merkez yerdeğiştirmeleri) tüm hızıyla devam ediyor hem de toplumsal doğruların (ahlaki değerlerin) ne olması gerektiği konusunda sürekli fikir üreten bir iktidara sahibiz. Muhafazakârlık tartışmalarının popüler TV ekranından uzakta kalabileceğini düşünmüyorsunuzdur herhâlde. Unutmayın, bizdeki reality şovlar hemen her zaman ‘bireysellik’ ile ‘dayanışmacılığı’ birbirine karşı konumlandırır.
* Bahçeşehir Üni.