Duvarların dili çözüldü

Duvarların dili çözüldü
Duvarların dili çözüldü

5 Nolu Cezaevi nin yönetmeni Çayan Demirel. Fotoğraf: Muhsin Akgün

Son dönemin popüler figürlerinden Diyarbakır Cezaevi'ni, 1980'den sonra oradaki dehşeti yaşayanlar anlatılıyor. Çayan Demirel'in '5 Nolu Cezaevi'ni seyretmek, yürek istiyor
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

Perdede yaşını başını almış kadınlar ya da adamlar, anlatırken çeneleri titremeye başlıyor, gözlerinden yaşlar akıyor. Bazısı yaşlı gözlerini kapatıyor, bazısı kamerayı kapattırıyor. Sinemadaki seyirciler arasından “off” sesleri yükseliyor ya da derin bir iç geçirme. Diyarbakır Cezaevi’nin 1980-1984 arasındaki tanıkları, sözü bitiren işkenceler anlatıyor çünkü. İnsan nefessiz kalıyor. Çayan Demirel’in ‘5 No’lu Cezaevi’ni izlemek yürek ve aynı zamanda sorumluluk istiyor. 34 kişinin işkenceden öldüğü bir cehennem orası ama bugünü anlamak için seyretmek de şart. Birçok festivalden ödülle dönen ‘5 Nolu Cezaevi’, 20 Ocak’a kadar Yeşilçam Sineması’nda.
Dersim katliamını anlatan ilk belgeseliniz ‘38’ birçok engellemeyle karşılaşmıştı.
‘38’, Bakanlık tarafından üç yıl yasaklı kaldı. ‘38’de ulus devlet ve ulus devletin oluşum süreciyle ilintili bir anlatı vardı. Bu, insanların daha ürktüğü bir şey. Ama 80 darbesine laf edebilirsiniz. Çünkü toplum algısında sadece darbeyi yapanlar suçlu. Ama bence bu Kenan Evren’in vs. günah keçisi addedilmesiyle çözülebilecek bir mesele değil. Kenan Evren de bu cumhuriyetin çocuğu ve bu cumhuriyetin eğitiminden geçmiş bir adam. Yani aslında tarihle yüzleşmek ve bunun bir sistem eleştirisine çevirmek gerekiyor. 

Belgeseli yapma sebebeniz neydi?
En önemlisi bugün Kürt sorununu tartışıyorsak nedenlerini doğru koymak zorundayız. Klasik bir şey söylüyorum ama annemle ben anlaşamıyorum. Aynı dili konuşabiliyoruz ama aynı dili kullanmıyoruz, iki yabancı gibiyiz aslında. Buna ilişkin sorular sormaya başladığınızda, derin devletin tarihi içinde buluyorsunuz kendinizi. 

İnsanları konuşmaya ikna ederken neler yaşadınız?
100 kişiye ulaştık, bunun 45’i belgeselde var. Çok zorluk yaşadığımı söylemeyeceğim, ‘38’i yapmanın getirdiği bir avantaj vardı. Süreci anlatırken de çok bu durumla hesaplaşmak istercesine bir tavır ortaya koydular. Ama birkaç kişi reddetti, ben anlatmak, tekrar hatırlamak istemiyorum diyenler oldu. Diyarbakır Cezaevi’nde daha çok kadınlara ağırlık vermemiz gerektiğini düşündüm ama çok kadına ulaşamadım, bazı kadınlar görüşmek istemedi. Bir de şöyle bir şey oldu; devlet kısmından kimseyi bulamadım. 

Evet, gardiyanlar, o dönemki askerler filan hiç yok.
O dönemde Diyarbakır 7. Sıkıyönetim Komutanlığı yapan Kemal Yamak’a ulaştık ama ‘Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler’ kitabını yazdığını ve böyle şeylere kapalı olduğunu söyledi. Birkaç kişinin akrabalarına ulaştık ama reddettiler. Daha sonra bir gardiyana ulaşmaya çalıştık, Parseller’de bakkal dükkanı işletiyormuş, bakkalcılar odasına sorduk ama ona da ulaşamadık. Ama vicdan yapıp sürece ilişkin konuşmamaları da ilginç. 

Belki de normal kabul ediyorlar...
Mesela, filmi izleyenlerden birisi geldi, o dönemde orada askerlik yapanlardan birinin babasının iş yerinden arkadaşı olduğunu söyledi. Tarım il müdürlüğünde çalışmış bir adam. Şöyle yaptık, böyle yaptık diye çok normalmiş gibi anlatıyormuş. Konuşmak isteyen olursa buyursun gelsin, eklerim belgesele. 

İnsanların hikayelerini dinlerken siz ne yaşadınız?
Anlatılanlardan etkilenmemek mümkün değil. Bir insanın başka bir insana bu işkenceleri yapmasını aklınız almıyor. Aslında orada anlatılanlar ne kadar çok dinlediğimiz şeyler. Ben Dersimliyim, 38 anlatılarını, toplu katliamların yaşandığını, 11 yaşında Uğur Kaymaz’ın öldürülmesini, Erdal Eren’in yaşının büyütülerek asıldığını, gözaltında kayıpları, kulak kesmeleri biliyorsunuz. Dolayısıyla aslında hiçbir şekilde insanlıkla bağdaşmayacak bu durumların benliğinizde ne kadar çok olduğunu ve etrafınızı ne kadar çok kuşattığını biliyorsunuz. Bu coğrafyanın bir insanı olarak bu olağanüstü durumların ne kadar olağanmış gibi sıradanlaştığını görüyorsunuz. 

Anlatılanların hepsi korkunç ama sizi en çok dehşete düşüren, yok artık dediğiniz ne oldu?
Bir annenin çocuğuna oğlum diyememesi yeterince acı bir şey. Beni çok sarstı mesela. Cop sokulması, tahliye olacağı sırada, onca yapılandan sonra ‘s...lmedik bir kulağımın arkası kaldı deme diye’ kulağının arkasına askerlerin cinsel organını sürdürmek... Bunların arasından ayrım yapamazsınız ki. 

Dört kişinin kendini yakması mevzuu var bir de.
Evet o da çok acıtıcı. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Mahmut Zengin ve Necmi Öner daha önceden kararlaştırıyorlar bu eylemi, ama kimse bilmiyor. Onlara duvar resimleri yaptırılıyor, onlar da idareye “Resimlerin daha iyi olması için tiner gerekiyor, yağlıboyayla karıştırınca daha güzel dağılıyor” diyorlar. O gece kol kola girip kenetleniyorlar, tinerle zeytinyağını karıştırıyorlar ve altlarına plastik leğenler koyuyorlar, kurtulmamak için ve ateşliyorlar. Ve bu, işkenceye karşı yapılmış bir eylemdir diyorlar. 

Onlardan biri ölürken arkadaşından bir türkü istiyor, ‘Negri’.
Çok ilginç değil mi, sevgiliye yapılan bir parçayı kendisine söylemesini istiyor. Tüm uluslarda olduğu gibi Kürtler de ölüme giderken sevdalısını unutmadan gidiyor. 

Birkaç yerde de güldürüyorsunuz, insanlar o durumda bile komik şeyler bulabilmişler.
Kendilerine moral verebilecek sınırlı alanları kullanmışlar. Cezaevi Komutanı Esat Oktay Yıldıran, görüşe gelen bir anneyle sözümona laflıyor. “Bak bu karda kışta geliyorsun çocuklarının yanına, sana eziyet ediyorlar, bu çocukları doğuracağına taş doğursaydın” diyor. Anne de kafayı kaldırıp, “Analar ne doğuracağını bilseydi senin anan seni doğurur muydu?” diyor. 

Diyarbakır Cezaevi’ni bu kadar korkunç yapan Esat Oktay Yıldıran mıdır, yoksa burada daha çok Kürt tutukluların bulunması mı?
Bütün cezaevlerinde benzer durumlar yaşanmış ama Diyarbakır’ı ayrı kılan bir şey var. O da bugünkü Kürt sorunu dediğimiz şeyle ilintili. Esat Oktay Yıldıran, 82’nin sonu itibariyle bu cezaevinden gidiyor ama bu işkenceler 85’e kadar sürüyor. O dönemde 5 bin küsur tutuklu girip çıkıyor. Bu 5 bin kişinin hepsine Esat Oktay Yıldıran’ın sistematik işkence uygulaması mümkün değil. Sadece Esat Oktay’ın psikopatlığıyla açıklayabilmek mümkün değil bu durumu. Bunun bir devlet sistem eleştirisine dönmesi gerekiyor bu yüzden. Yani sistem istediği zaman bu mekanizmayı hayata geçirebilir. Dolayısıyla var olan sistem Esat Oktay’larını yaratıyor. Ayrıca Diyarbakır’da Türkiye solundan da mahkumlar var ama ağırlıklı olarak Kürt özgürlük hareketinden insanlar var. Kürtlerin farklı talepleri farklı istekleri var dolayısıyla bu anlamda da Diyarbakır Cezaevi’ndeki uygulamaları ayırmak gerek. 

Cezaevi’nde işkencenin Allahı vardı ama direniş de vardı değil mi?
İşkence hiçbir zaman durmuyor. Bir şeye tamam dediğiniz zaman daha fazlasını istiyorlar. Ve daha kısmında artık insanlar bir kurtuluş yolu arıyor. Onlar da o çıkışı bulmuşlar. Kendilerini yakarak, ölüm orucuna yatarak ya da açlık greviyle. Aslında sisteme ben bedenimden vazgeçtiğimde kimle mücadele edeceksin demenin bir yolu. 

Kimler izliyor belgeseli ve tepkiler nasıl?
Genelde iyi. Genelde Kürtler ya da bu işin mağdurları daha çok izliyorlar çünkü onları birebir ilgilendiriyor. Ama tabii bu ilginin biraz da değişmesi gerekiyor. Bu sorunlara ilgi duyan ama tarihsel background’unu bilmeyen insanlara izletilmeli. Ne bileyim Yozgat’a, Artvin’e gidip izletilmeli. Oralara izletilse çok daha farklı olacağı kanısındayım. Medya bunu haber yapmadığı sürece kitlelere ulaşmak çok mümkün olmuyor. Ha, bellek oluşturmak açısından, bunu arşivlediniz ve koydunuz, insanların dönüp bakabileceği bir şey var. Sinemadaki sorumlu arkadaş, kendince Beyaz Türk, farklı insanların gelip izlediğini de söyledi. 

Başbakan Diyarbakır Cezaevi’nin yıkılacağını söyledi.
Yıkılsa, orada yaşananları her zaman olduğu gibi olmamış sayacağız, unutacağız. Tek yaptığımız şey yıkmak ve yerine bir şey koyamamak. Yıkılmazsa ve cezaevinde yatanların ve Kürtlerin talebi olan müzeye dönüştürülürse tarihimizle yüzleşebileceğiz belki. Mesela Almanya ’da baktığımızda, onlar toplama kamplarında neler yaşandı, neler oldu anlatıyorlar ve bununla yüzleşiyorlar, toplum olabilme yolunda adım atmaya çalışıyorlar. Kürtlere Diyarbakır Cezaevi’nin ne yapılması gerektiğini sormanız lazım. Bunu yapmadığınız takdirde, Kürtlerin söylemini hayata geçirmediğiniz sürece bu sorunların sağlıklı bir şekilde çözülebileceğinden ben kendi adıma şüpheliyim.

Önce siyaset sonra belgesel
Belgesel filme nasıl başladınız?
Ümraniye’de bir düz liseden mezunum, sonra da Açıköğretim’de iktisat okudum. Doğma büyüme İstanbulluyum. 1960’ta ekonomik nedenlerle gelip buraya yerleşmiş bizimkiler Dersim’den, işçiydi babam. 2000’de Özcan Alper’le bilimadamı M. Yılmaz Öner’in belgeselini yaptık. Ben o zamanlar belgeselle filan değil de siyasetle ilgileniyorum. Delikanlıydık tabii (Gülüyor). O belgeselden sonra kendi kendime öyle bir rota çizdim. Ben hayattan, sanatın diğer alanlarından zevk alan bir adamım. Dolayısıyla bu anlatı biçimi değişebilir, tabii çok ters yönde bir şey olacak demiyorum ama hayatın her alanına dair üretim yapabilirim.