Ebru, merkez sol ve sivil anayasa

Attila Durak'ın, uzun yıllara süren, Türkiye'nin farklı yörelerini karış karış gezerek çektiği ve farklı kültürel kimliklere sahip insanlarımızın fotoğraflarını içeren Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar sergisinin Türkiye'de ilk ayağı bu yıl İstanbul'da yapıldı.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Attila Durak'ın, uzun yıllara süren, Türkiye'nin farklı yörelerini karış karış gezerek çektiği ve farklı kültürel kimliklere sahip insanlarımızın fotoğraflarını içeren Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar sergisinin Türkiye'de ilk ayağı bu yıl İstanbul'da yapıldı. Serginin açılış gecesine gittim. Durak'ın fotoğrafları insanı hemen çekiyor. Türkiye'de kültürel kimliklerin çok ve çoğulcu yapısı içinde, bu kimliklerin oluşturduğu toplumsal yapının zenginliğini nitelemek için, genelde kullanılan "mozaik" metaforu yerine kullanılmış sergide "ebru" kavramı, kimliklerin kayganlığını, birbirlerinin içine geçmelerini simgeliyor. Bir Ebru olarak Türkiye, güzel ve açıklama gücü yüksek bir metafor. Sergi çıkışında eve giderken aklımdaki soru şuydu: "Alt kimlik-üst kimlik", "asli kimlikler-diğer kültürel kimlikler", "biz-onlar", "benlik-öteki" vb. tali ideolojik karşıtlıklara indirgenemeyecek bu kültürel çeşitlilik, kültürel farklılık, dolayısıyla kültürel zenginliğimizi sergileyen bu toplumsal çoğulcu yapı içinde birarada ve beraber yaşamamızı olanaklı ve sürdürülebilir kılacak "ortak dil"imiz ne olmalıydı?
Sergiden sonra, herkese okumasını ve kütüphanesinde bulundurmasını tavsiye edeceğim, hem sergide yer alan Durak'ın fotoğraflarının yer aldığı hem de bu fotoğraflar temelinde, sergisi üzerine kendi alanlarında yaptıkları önemli çalışmalarla bilinen düşünürlerin, akademisyenlerin ve sanatçıların yazılarının yer aldığı, Metis Yayınları tarafından yayımlanan, Attila Durak'ın yazarlığında Ebru: Kültürel Çeşitlilik Üzerine Yansımalar (2007) kitabını okudum. Kitapta yer alan yazıları okuduğum ve Durak'ın fotoğraflarını bir kere daha incelediğim zaman, yine aynı soruyu düşündüm: Çoğulluğumuz ve zenginliğimizi sürdürülebilir bir beraber yaşama alanına dönüştürecek "ortak dilimizi" ne temelde kurmalıydık?
Anayasanın işlevleri
Bu soruyu bugün, 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden sonra tekrardan çoğunluk hükümeti kuran AKP tarafından Türkiye'nin en saygın anayasa profesörlerinin başında gelen Ergun Özbudun ve ekibine hazırlatılan ve "sivil anayasa" olarak adlandırılan yeni anayasa metni üzerine ortaya çıkan tartışmalarda da soruyoruz. Belki "ebru" metaforu yapılmıyor, ama bu metaforun içerdiği "farklılıklar arası birliği ve beraber yaşamamayı sağlayacak ortak dil" sorusu, sivil anayasa tartışmasının da temel sorusu.
Anayasa, bir "metin", bir "simgesel kod" olarak, bir "toplumsal sözleşme" olarak, hem devlet-toplum/birey ilişkilerinin hem de toplum içi ilişkilerin "en temel ve en genel düzeyde düzenlenme tarzını" niteliyor. Dolayısıyla anayasadan konuşmak, sadece bir ülkede devlet biçimini belirleyen soyut kurallardan/yasalarda konuşmak değildir: Aynı zamanda, devlet-toplum/birey ilişkilerini ve toplum içi farklı kimlikler arası ilişkileri belirleyen normlardan, felsefi ilkelerden ve etik referanslardan da konuşmaktır. Bu anlamda, anayasadan konuşurken, bir taraftan siyasal düzen içinde siyasi kurumların yetki ve görevlerinin ve kurumlar arası ilişkinin düzenlenmesini içeren, dolayısıyla siyasal alanın işleyişini düzenleyen normlar ve ilkelerden konuşuyoruz. Ki bu alan, anayasanın "düzenleyici işlevi"ni içerir. Diğer taraftan da, anayasa toplum-içi ilişkileri, daha somut olarak bireysel haklar ve toplumsal düzen arasındaki ilişkileri düzenleyen normları ve ilkeleri içerir. Ki bu da, anayasanın "normatif, diğer bir deyişle kurucu işlevi"dir.
Bu bağlamda da, anayasa, düzenleyici ve kurucu işlevleri içinde, bir toplumda devlet egemenliği ile bireysel özgürlükler arası ilişkinin ve bireysel haklar ile toplumsal düzen arasındaki ilişkinin en genel anlamda kurulmasını ve düzenlenmesini içeren bir "toplumsal sözleşme", birlikte yaşamayı olanaklı kılacak farklılıklar arası "ortak bir dil"dir. Bu niteliği içinde de, anayasa, Türkiye'deki genelde yanlış kullanımından farklı olarak sadece devlet ile toplum arasında bir sözleşme değildir, özünde ve esas itibarıyla, bir ülkede hem devletin işleyişini hem de devlet-birey, birey-toplumsal düzen ilişkilerini düzenleyen ve en temel, ama bununla birlikte en genel toplumsal sözleşmedir. Anayasa, tek tek ideolojilere, tek tek kimliklere, tek tek kurumlara özgü olmayan, ama toplum yönetimini en temel ve genel düzeyde belirleyen düzenleyici ve kurucu norm ve ilkeleri harekete geçiren "ortak bir dil"dir. Bu yapısı içinde anayasa, siyasal alanın kurumsal işleyişini belirleyen ve bunu yaparken, devlet egemenliğinin bireysel hak ve özgürlükler temelinde "sınırını" belirleyen düzenleyici norm ve ilkelerden, diğer taraftan da toplumun çoğulcu ve çok kültürlü yapısı içinde farklılıklar arası birliği ve beraber yaşamayı, bireysel haklar toplumsal düzen ilişkisi içinde olanaklı kılan kurucu norm ve ilkelerden oluşmuş bir toplumsal sözleşme, farklılıklar arası "ortak bir dildir".
Merkez sol, anayasal vatandaşlık
AKP hükümeti tarafından hazırlatılan ve "sivil anayasa" olarak nitelenen yeni anayasa metni üzerine tartışmalar, Türkiye'de bugün siyasal gündemin temel odak noktası olmaya doğru hızla gidiyor. Anayasa tartışmasının temel gündem maddesi olma konumu uzun süre de devam edecek. Bugün basına sızan yapısı içinde izlediğimiz kadarıyla, yeni anayasanın, sivil anayasa niteliği taşımasında bir sorun yok. Sivil anayasa nitelemesi, bundan önceki, özellikle 1982 Anayasası'nın askeri darbe rejimi içinde yapılması temelinde de desteklenmesi gereken bir niteleme. Yeni anayasanın, hazırlanış yöntemi içinde de bir sorun yok. Sivil anayasa girişiminin, bence, okuduğumuz kadarıyla içerdiği sorun, bugün Türkiye'nin çoğulcu, çok kültürlü yapısında, farklılıklar içinde birlikte ve beraber yaşamayı olanaklı ve sürdürülebilir kılacak ortak dili üretmedeki eksikliği olacak. Bugünkü niteliği içinde, AKP'nin sivil anayasasının, anayasanın "düzenleyici işlevine" ağırlık veren, ama "kurucu işlevi"nde ciddi eksiklikler taşıyan bir yapıda olduğunu görüyoruz. Yeni anayasa, sivil, ama esas tanımlayıcı niteliği içinde, içerdiği düzenleyici işlevlere kurucu işlevlere göre öncüllük veren bir nitelikte. Yeni anayasanın bu niteliğini, parlamenter düzenin güçlenmesini sağlama amacı temelinde, siyasal alanın kurumsal işleyişini düzenleyen normları ve ilkeleri, başta cumhurbaşkanlığının yetkilerini azaltmaktan YÖK'ün yeniden yapılanmasına, seçimlerin dört yılda bir yapılmasından 367 tartışmalarını bitirecek düzenlemelere kadar geniş yelpaze içinde değiştirmesinde görüyoruz. Ama aynı değişimi, yeni anayasanın kurucu işlevlerinde, yani devlet-birey, birey hakları-toplumsal düzen ilişkilerini düzenleyen maddelerde görmüyoruz. Yeni anayasa, kurucu işlevi temelinde, yeterince demokratik, yeterince "haklar-özgürlükler-sorumluluklar dili"ni yaşama geçirecek ve farklılıklar arası "ortak dil" yaratacak demokratik norm ve ilkeleri içermiyor.
Bunun da temel nedeni, sivil anayasanın kurucu işlevini, diğer bir deyişle, bir toplumsal sözleşme olarak üreteceği ortak dili, hâlâ kimlik, hâlâ nereye kadar siyasi nereye kadar etnik temelde hareket ettiği belli olmayan bir "Türklük" kavramı içinde düşünmesi ve anayasal vatandaşlık anlayışına yeterince sahip olmaması. Gerçekte bugün Türkiye, siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel hak ve özgürlüklerin, birlikte ve beraber yaşamayı olanaklı kılacak bir tarzda yaşama geçirilmesini güvence altına alacak bir anayasal vatandaşlık kavramına gereksinim duyuyor. Ve, sivil anayasa, ortak dilimizi anayasal yurttaşlık temelinde kurmamız için bize önemli bir olanak veriyor. Ebru sergisindeki fotoğrafların bize anlattıkları, sadece kültürel kimlik halleri değil, vatandaşlık halleri de. Her fotoğraf, kimlik kadar vatandaşlık anlatısı da. Ebru olarak Türkiye'nin kültürel zenginliği içinde ortak dil, hem farklılıkların yaşama geçirilmesinin hem de farklılıklar arası saygı ve hoşgörü temelinde beraber yaşamanın anayasal güvence altına alınmasını simgeleyen ve "haklar-özgürlükler-sorumluklar dilini" konuşan anayasal vatandaşlıktır.
Bu bağlamda da, AKP'nin sivil anayasasına karşı merkez sol muhalefetin amacı, tepkici milliyetçi söylemi dillendiren aktörlerin gösterdiği devleti koruma refleksi değil, tam da aksine yeni ve sivil anayasanın kurucu işlevini demokratik norm ve ilkeler temelinde güçlendirecek bir toplumsal sözleşme için mücadele etmektir. Bu muhalefetin anahtar sözcüğü de, anayasal vatandaşlıktır. Merkez sol-anayasal vatandaşlık-demokratikleşme ilişkisini gelecek yazımda açımlayacağım.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.