Efsaneler asla ölmez

Efsaneler bir kez doğmaya görsün, artık onları kimse öldüremez. Efsane yaratmak, genellikle olmamışı olmuş gibi göstermek ya da olanın bir kısmını öne çıkarmak...
Haber: CEMİL KOÇAK / Arşivi

Efsaneler bir kez doğmaya görsün, artık onları kimse öldüremez. Efsane yaratmak, genellikle olmamışı olmuş gibi göstermek ya da olanın bir kısmını öne çıkarmak, ardından bunu sık sık tekrarlamak ve siyasi hafızaya kazımak demektir. Efsane bir kez dolaşıma çıktığında, artık onu geri almak çok güç, hatta genellikle imkânsızdır.
Anılarla efsane yaratmak
Cemal Granda'nın Atatürk'ün Uşağı İdim adlı ve neredeyse 35 yıl önce yayınlanmış anılarının yeni baskısı çıkınca, bazı yazarlar bu anılardan yararlanarak döneme ilişkin bazı "değerlendirmeler"de bulundular. Anıların bir yerinde Recep Zühtü'nün (Soyak) öyküsüne de yer veriliyor. Basının değişik köşelerinde de yer alan aktarmaya göre Recep Zühtü, sevgilisini vurmuş ve öldürmüştü. Ardından Atatürk tarafından kara listeye alınmış ve bir daha onun "yanından bile geçememiş"ti. İşte o dönem böyleydi! Gerçekten mi?
Recep Zühtü (Soyak) kimdir?
R. Zühtü, Meclis'in yayınladığı resmi Parlamento Tarihi'nde yer alan bilgilere göre, 1893 Manastır doğumlu idi ve idadi mezunuydu. Ama 1912'den itibaren (yedek) asteğmen olarak pek çok cephede savaştı. Milli Mücadele'nin hayli erken bir döneminde daha Amasya'dan itibaren Atatürk'e katıldı ve sonra da hiç ayrılmadı. Erzurum ve Sivas kongrelerinde yardım etti, meşhur Ali Galip olayında özel görevli olarak çalıştı, sonra Hâkimiyeti Milliye gazetesinin sorumlu müdürü oldu. Nutuk'ta da kendisinden söz edilir. Meclis'in ikinci döneminde 1924 yılının son günlerinde yapılan ara seçimde Sinop milletvekili oldu. 1927 ve 1931 seçimlerinde de Meclis'e Sinop'tan katıldı. Rivayete göre, Teşkilâtı Mahsusa üyesiydi. Kesin olan, Atatürk'ün en yakınında bulunan 'mutat zevat' arasında yer aldığıdır. Yine anlatılanlara göre, 1933 yılında Kâzım Karabekir'in anılarına ve evrakına el konulmasında ve bunların yakılmasında da yer almıştı.
Bir cinayet, bir soruşturma, bir rapor
Granda'nın naklettiğine göre, R. Zühtü'nün "Çengelköy'de oturan genç ve güzel bir kadınla ilişkisi vardı". Şöyle yazıyor: "Bunu hepimiz biliyorduk". Fakat hanım onu aldatınca, müessif hadise vuku bulmuş... Yazarın anlattığına göre, bardağı taşıran, hanımın onu "gayrimüslim bir gençle" aldatması olmuş. Hatta R. Zühtü, "Madem ki yapacaktın bu işi, bir Türk bulamadın mı da, kefereyle işi pişirmeye kalktın?" diye de sormuş!
Elimizde Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde bulunan bir belge (30 10/9 52 8) var: Adalet Bakanlığı'nın 17 Şubat 1935 tarihli yazısına göre, R. Zühtü "on yıldan beri beraber yaşadığı Fatma Medine adlı kadını, hakikati kat'iyetle anlaşılamayan bazı sebepler dolayısıyla 10 Şubat 1935 gecesi Çengelköyü'nde baş ve bacağından kurşunla" vurmuştu. Granda, yalnızca bacağından vurduğunu yazıyorsa da, doğru değil! Resmi yazıya göre, Fransız Pastör Hastanesi'nde tedavi edilen yaralı, iki gün sonra, 12 Şubat'ta ölmüştü. Granda, "bir süre sonra" diyorsa da, neredeyse hemen! Yani anıların bir kısmı tutuyor, bir kısmı da tutmuyor. Adalet Bakanlığı'nın yazısına göre, Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı da cinayet üzerine soruşturma açmıştı. Oysa Granda'ya göre, "adli makamlar, Atatürk'ün yakını diye Recep Zühtü hakkında kovuşturma yapmaktan çekiniyorlardı." Fakat Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak'ın (nedense) "cesaretini toplayarak" olayı Atatürk'e nakletmesinden sonradır ki, Atatürk'ün emriyle, "kanuni işlem neyse onu" yapmışlardı; hem de "hiç müsamaha gözetmeden..." Fakat resmi yazışmanın tarihi, soruşturmanın hemen başladığını gösteriyor. Anılar bu bakımdan da tutarsız. Granda, daha sonra R. Zühtü'nün "akıl ve sinir hastalıkları"ndan rapor alarak, ceza almadığını yazıyor. Doğru: Yine Adalet Bakanlığı'nın 21 Nisan 1935 tarihli, yani ilk yazıdan sadece iki ay sonra ve Başbakanlığa yazdığı yazıya göre, Üsküdar Cumhuriyet Savcılığı, 7 Nisan'da İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na yazdığı yazıda, "muhakemenin men'ine" karar vermişti. Deli raporu R. Zühtü'nün yargılanmasına engel olmuştu!
Ya sonra?
R. Zühtü, deli raporu sayesinde cinayetle yargılanmaktan ve ceza almaktan kurtulmuştu. Ama öykü bu kadar değil, devam ediyor: 1935 yılında yapılan seçimde yeniden ama bu kez Zonguldak'tan milletvekili oldu! Türkiye'de Milli Şef Dönemi'nde yazdığım gibi, 1938'de Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde İnönü'ye suikast düzenlemeye kalkan grubun içindeydi! Nitekim bizzat Asım Us, günlüğünde, "Recep Zühtü onu vuracağım diyormuş" şeklinde aktarır! Yani bu dönemde de R. Zühtü, Atatürk'ün yanında/yakınında idi.
Bunu kanıtlayan bir başka belge daha var: Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü tarafından 1955 yılında yayınlanmış olan Atatürk'ün Nöbet Defteri 1931-1938 adlı kitapta, bu dönemde Atatürk ile görüşen isimlerin dökümü bulunuyor. Tabii tüketici bir liste olmaktan muhtemelen uzak olsa da, bir fikir veriyor. Nöbet Defteri, 1 Ekim 1931 tarihinden başlıyor. Buna göre, R. Zühtü, 1932 yılında 61, 1933 yılında 16 ve 1934 yılında de 13 kez Atatürk ile görüşmüş. Atatürk, 1935 yılında cinayetten sonra R. Zühtü ile ilk kez 31 Mayıs'ta görüşmüş. Bu yılın ikinci görüşmesi 7 Temmuz'da yapılmış. 1936 yılında da iki görüşme gerçekleşmiş. 1937 yılında görüşme sayısı hayli yüksek: 23 kez... Son görüşme tarihi 25 Kasım tarihlidir. Demek ki "yanından geçememek" saptaması, Granda'nın anılarında yer alan "bir daha da onu Atatürk'ün sofrasında görmedik" cümlesi, gerçeği yansıtmıyor.
R. Zühtü, Granda'nın anılarında anlattığına göre, son kez Atatürk'ün cenazesi ile birlikte Ankara'ya gelirken trende görülmüş, fakat İsmet İnönü'nün emriyle Eskişehir'de trenden indirilmiş. Daha sonra? R. Zühtü, 1939 seçiminde Meclis dışında kaldı. İnönü, onu bir daha milletvekili yapmadı. Anlaşılır nedenlerle... 1966 yılındaki ölümüne kadarki yaşamı hakkında hiçbir bilgim yok. Fakat R. Zühtü'nün 1934 yılında İstanbul Bebek Çiftesaraylar'da bulunan İzzetabad Kasrı'nı (Boyalı Köşkü) Emlak ve Eytam Bankası'ndan satın aldığına ve bunu ölümünden kısa bir süre önce 1964 yılında sattığına bakılırsa, hali vakti epey yerinde olmalıydı.
Tarihçiler ve efsaneler
Yazarların, Atatürk dönemini bugünle kıyaslar -ve tabii ki- geçmişi çok daha temiz ve etik bulurken tek sorunları, değindikleri olayların gerçeği yansıtmamasıdır. R. Zühtü, görüldüğü gibi, Atatürk döneminde değil, fakat daha sonra "devri İsmet" (temiz dönem) olarak adlandırılacak olan İnönü döneminde siyasal yaşamdan tasfiye edilmiştir.
Efsanelerle mücadele tarihçilerin başlıca görevleri arasındadır. Geçmişi itinayla temizlemeye kalkışanlar, öncelikle kendi yarattıkları efsanelerden besleniyorlar. Tarihçiler, biraz Don Kişotça da olsa, yeldeğirmenlerinin, pardon efsanelerin yarattığı yanlış bilgilerin tedavülden kalkmasına katkıda bulunmalıdırlar. Bu, tarihçiliğin onurunu kurtarmak için de atılması gereken ilk adımdır.
CEMİL KOÇAK: Sabancı Üni.