Eğitimi yeniden düşünmek

Aralık'ın 1'inde başlayacak olan iki günlük uluslararası sempozyumda Türk, Kanadalı ve Fransız akademisyenler, öğretmenler ve ruh sağlığı uzmanları biraraya gelip MEF Okulları'nda tartışacaklar. Bu tartışma öncesinde...
Haber: ALPER ŞAHİN / Arşivi

Aralık'ın 1'inde başlayacak olan iki günlük uluslararası sempozyumda Türk, Kanadalı ve Fransız akademisyenler, öğretmenler ve ruh sağlığı uzmanları biraraya gelip MEF Okulları'nda tartışacaklar. Bu tartışma öncesinde sizleri "Eğitimi Yeniden Düşünmeye" davet etmek için bu yazı kaleme alındı. Örnekten yola çıkarak genelleme yapmak bilimsel yöntem hatasıdır. Bununla birlikte bir örneği irdelemek, ele alınan konunun bir yönünü derinlemesine anlamaya olanak sağlayabilir. Dolayısıyla, bu yazıda örnekten yola çıkıp eğitimden bir kesiti daha iyi anlamaya çalışacağım.
Yıllarca evvel bir okulu ziyaretim sırasında, ilköğretim birinci sınıfta bir ders izlemeye davet edildim. Öğrenciler sessiz ve terbiyeli bir şekilde yumuşak bir ses tonuyla hikâye anlatan öğretmenlerini dinliyorlardı. Hikâyenin konusu, yemeğini yemek istemeyen bir çocuk üzerineydi. O, yemeğini yemeyince annesi de her defasında o öğünün yemeğini diğer öğünlerin üzerine koyuyor ama çocuk hep yemeyi reddediyordu. En sonunda da tabakta biriken yemekler, iştahlı başka çocuk bulmak için o evden gidiyorlardı.
Sınıfın sessizliği, öğretmenin nezaketi, hikâyenin ders veren niteliği nedense bende kaygı uyandırdı. Halbuki, sınıfta her ailenin ve öğretmenin isteyeceği bir ortam, ilgili, sessiz çocuklar, öğrencilerine önemli toplumsal değerleri vermeye çalışan nazik bir öğretmen vardı. Yine de huzursuz olmuştum. Dersten çıktıktan sonra düşündüm. Neyin bende kaygı uyandırdığını anlamaya başladım: Derste anlatılan hikâye. Özellikle hikâyedeki annenin çocuğun yemeyi reddetmesinin nedenleri üzerine eğilmesi yerine onu zorlaması hatta her öğün yemeği üst üste koyması. Kalmış, üst üste konmuş yemekleri yemeye ancak öfkeli bir insan zorlayabilir. Diğer yandan hikâyenin sonunda yemeklerin kızıp kendilerine iştahlı bir çocuk aramak için evi terk etmeleri çocuklarda suçluluk yaratabilir. Burada sorulması gereken sorular: Öğrenciler öğretmenlerine başka zamanlar nasıl davranıyorlardı? Hikâyedeki annenin kızgınlığı kimin ya da kimlerin kızgınlığını temsil ediyordu?
Bu sınıftan yola çıkarak öfke, öğretmen ve öğrenciler arasında oluşmuş görünüyor ve buna suçluluk hissi eşlik ediyor. Çocukların ilk besini anne sütü olduğundan onların ruhsallığında derin bir anlamı vardır ve bu anlam üzerinden çocukların tehdit edilmesi olumsuz etkiler yaratabilir. Anlatılan hikâyedeki gibi yiyeceklerin gitmesi annenin ya da bakım sağlayan kişinin, çocuğun gösterdiği direnç karşısında çaresiz kalıp küsüp gitmesi anlamına da gelebilir. Bu durum çocuk için ruhsal acı oluşturacağından buna karşı tedbir almak üzere harekete geçecektir. Çocuk direnmeyerek ya da suçluluk duygusundan oluşan rahatsızlığı öfke olarak dışavuracak bu acıyı hafifletmeyi deneyecektir. Ne yazık ki, çocukların veya ergenlerin ya boyun eğmesine ya da daha fazla isyankâr olmasına sebep olacak bu tür hikâyeler, yetişkinlerin çocukları ve gençleri anlamaktan çok onlara istediklerini yaptırmayı -boşuna- amaçlıyor. Bu örneği, psikanalitik kuramdan gelen bilgilerle bu şekilde anlamak mümkündür. Dolayısıyla sınıfta yapılacak olan çalışmanın vurgusunu da çocuk ve onun hisleri üzerine taşımak olasıdır.
Toplumun öğrenciden beklentisi
Bu örnekten yola çıkarak sınıftaki eğitim sürecini kesişen iki eksenli bir bağlamda anlamaya çalışacağım. İlki eğitimin sosyopolitikası ile ilgili. Toplumun siyaset aracılığı ile veya doğrudan eğitimden beklentisi sınıf içinde öğrenci-öğretmen arasında geçenleri de belirler. Yukarıdaki örnek, öğretmenden yola çıkarak toplumun öğrenciden beklentisini ortaya koyar: İtiraz etmeyen, söylenenleri yapan, diğer yandan kendini anlamaya çalışmayan öğrenciler yetiştirmek. Kendini suçlu hissederek yetişen gençler ileride ya öfke dolu ya da sessiz kişiler olarak toplumda yer alacaklardır. Hepimizin canını sıkan toplumsal sessizliğin veya aşırı öfke ve şiddetin bir kısmı da, eğitim sistemince bu şekilde pekiştiriliyor.
Bağlamın ikinci ekseni psikolojik. Öğrenci ve öğretmenin sınıfta oluşturduğu ruhsal alanla ilgili. Bu alanda olup bitenleri anlamak ve anlamlandırmak, öğrenciden ancak sınırlı olarak beklenebilir, çünkü ruhsallığın yapısı daha oluşma aşamasındadır. Dolayısıyla, sınıf içindeki ruhsal alanda sınırları koruyacak, gerçeğe yakın duracak olan öğretmendir. Fakat, öğretmen kendi gerçekliği ile yaşamın gerçekliğini, kendi sınırları ile başkalarının sınırlarını ayırt etmede zorlandığında eğitimin sosyopolitiği ile baş etmekte yetersiz kalacağı gibi öğrencilerin gerçekliğine de yabancılaşacaktır. Bu da bizi yukardaki örneğe getirir. Hikâyede anlatılan olayın kahramanının yiyeceklerle ilişkisini anlamaya çalışmadan, yememekte direnen çocuğu suçlu hissettirerek ona kurallara uymasını söyleyen bir eğitim, olgun bir ruhsallığı, dolayısıyla da özgür ve cesur düşünüp davranabilen bireyi yetiştirmede yetersiz kalacaktır.
Bu iki ekseninin kesiştikleri noktada öğretmenleri nasıl anlayalım ki, sınıf ortamı herkes için en iyi şekilde yaşanabilir bir alan olsun? Eğitimin sosyopolitikası birçok kuramcı ve akademisyen tarafından uzun yıllar çalışılmış olmasına rağmen, sınıfta olanların ruhsal niteliği, sadece bazı kuramlar tarafından davranış ve düşünce boyutlarında ele alındı, duygusal alan ancak bu bağlamda dile geldi. Diğer yandan duygusal alandan yola çıkarak düşünce ve davranışları anlamlandıran psikanaliz uzun süre eğitim bilimleri alanına biraz mesafeli kaldı. Halbuki, bu kuram tarihi itibarıyla eğitimle ilgili önemli görüşler oluşturdu. Günümüzde, dünyanın birçok yerinde yeniden eğitim ve psikanalitik kuram beraber tartışılıyor, okulda karşılaşılan sorunlara çözüm üretiliyor. Bu noktada, biraz evvel sorduğum sorulara cevap olabilecek bir tartışma alanı oluşturmak üzere, Türkiye'de ilk defa gerçekleşecek bir sempozyumda, psikanalitik kuramın eğitim bilimlerinin uygulamasına dair söyleyeceklerini dinleme olanağına kavuşacağız.

ALPER ŞAHİN: Dr., MEF Okulları Gen. Müd. Yard.