Ekmek pahalı yemek

Ekmek pahalı yemek
Ekmek pahalı yemek

Ekmek Parası .

'Ekmek Parası', birey olmayı yanlış anlamış kentli insanın yalnızlığa sürüklenirken yaşadığı çırpınışını konu ediyor
Haber: FATMA ONAT / Arşivi

Ekmek, ihtiyacın en sembolik adıdır. İnsan, ihtiyaçları için kazanmaya başlarken önünde öyle bir yol olur ki, yolun sonundaki ışığı “en güzel hayat ” zanneder. O ışığa ulaşmak için durmadan çalışır, tüketir, yine çalışır. Yorgunluğunu dert etmez, yine çalışır. Yalnızlığını fark etmez, sonra yorulur... Çağdaş Alman yazar Gesine Danckwart’ın ‘Ekmek Parası’ oyunu, bu kısa yorgunluk anlarından birine tekabül ediyor. Beş ayrı karakterin, birbirinden farklı meslekler içinde var olmaya çalışma çabaları ve bu çabanın hayatlarından götürdükleri üzerine incelikli bir metin var karşımızda. Bu metni en iyi şekilde kurgulayan ve sahneye koyan da Tiyatro Oyunbaz. Güray Dinçol’un rejisiyle sahnelenen oyundaki karakterlerin birleştiği nokta, kazanmaya çalıştıkları ‘Ekmek Parası’. İş mesaisi sonsuza dek sürecekmişçesine umutsuzluğa kapılan garson kadın , kariyer yapma hedefindeki hırslı ve umutlu asistan kız, işsizlik yorgunu genç adam, yolu sevgiden geçmemiş, parlak ama mutsuz yönetici kadın ve beyaz yakalı adam. 

Zemin birleştiricidir
Mekâna dağıtılmış ambalajlı ürünler, garson kadının seyirciye gerçek kahve servisi yapması, işe gidilen yolun seyirciler arasından uzaması oyunun kapsayıcılığının bir boyutu. Yollarımızın kesiştiği insanlar bunlar. İçlerinden biri biziz ya da hepsinden biraz bizde de var. Hayat gailesi diye düşülen yolda hayatını kaybetmenin eşiğine gelmiş insanların, bu çağın insanının hikâyesi. Farklı karakterlerin hayat tarzlarını, beklentilerini, hissiyatlarını tek bir alan üzerinde aynı anda ifadeye çalışmanın güçlüğü, oyuncuların ayrıştırıcı performansları sayesinde üstesinden gelinebilir oluyor. Ayrıca her karakterin özünde aynı zemin üzerinde oturuyor olması, diğer kolaylaştırıcı unsur. Hepsinin oturduğu yer, mutsuzluk zemini. Hayat, hiçbir karakterde neşe bırakmamış.
Tek başına var olmaya çalışan insanların, yalnızlıklarını fark ettikleri an yaşadıkları mutsuzluk, hayatlarındaki en büyük çelişki. Kentli olmanın ve şehirde yalnız var olabilmenin dayanılmaz büyüsü, sürüklenilen nokta itibarıyla bozulur nitelikte. Kendini bilmeyen kentlinin uyandığı vakit gördükleri hiç de hoşuna gitmiyor aslında. Bulunduğu durumu kabullenmek daha kolay geliyor her zaman . Örneğin, sürekli kahve yaptırılan asistan kızın “Belki de ben kahve yapmayı seviyorumdur” cümlesi, değiştirilemeyen durumu benimsemekle açıklanabilir ancak. Fakat kafa sesleri zihinlerini açtıkça farkındalıkları da artıyor. Hepsi için sıradan gözüken yeni bir gün başlarken, o sıradanlığı bozan, bazı şeylerin çok da yolunda gitmediğini fark etmek oluyor. Oyun tam mesaili “düzenli” işkoliklerin yarıştırıldıkları, çarpıştırıldıkları noktaları belirlerken kentte işsiz olmanın yarattığı depresif duruma da incelikle değiniyor. Koşturanların, maaşlıların mutsuzluğu, evden bile çıkamayacak duruma gelmiş işsizlerin depresyonuyla kol kola yürüyor. Bu noktada insanın önünde umutsuz iki yoldan başka şey yokmuş gibi görülebilir. Bu biraz kötü hissettirse de hayatta bunun bir mevcudiyeti olduğunu ummak az da olsa umut verecektir.
Oyun 22, 29 Aralık 20.30’da Beyoğlu Terminal Sahnesi, 23 Aralık’ta ise Kumbaracı50’de.


    ETİKETLER:

    Beyoğlu

    ,

    Beyaz

    ,

    hayat

    ,

    Oyun

    ,

    Kariyer

    ,

    Kahve

    ,

    Kız

    ,

    Kadın

    ,

    İşsizlik

    ,

    kol

    ,

    yazar

    ,

    ,

    zaman

    ,

    ekmek

    ,

    genç

    ,

    Aralık