Elektronik medya ve çocuklar

Birkaç yıl önce şişmanlık nedeniyle getirilen ergen bir erkek çocuğunu üst kısmını soyarak muayeneye başladığımda büyük bir şaşkınlık yaşamıştım.
Haber: ŞÜKRÜ HATUN / Arşivi

Birkaç yıl önce şişmanlık nedeniyle getirilen ergen bir erkek çocuğunu üst kısmını soyarak muayeneye başladığımda büyük bir şaşkınlık yaşamıştım. Şaşkınlığımın nedeni görüntüsü bile "toksik" olan yağ dokusunun yoğunluğundan değildi, boynundan beline kadar omurgalarının sandalyenin çıkıntılarını yansıtan şekil bozukluğundan etkilenmiştim. Ne olduğunu tahmin edebiliyordum ama yine de annesinin "Günde 8-10 saat 'play-station' oynuyor, ondan böyle oldu doktor bey" sözleri canımı sıkmıştı açıkçası. Yani şişmanlık önemli bir sorundu ama gelişme çağındaki bir çocukta kalıcı iskelet bozukluğuna yol açan "ihmalkârlık" daha üzücüydü. Onlara biraz da bu üzüntümü yansıtan sözcüklerle konuştuğumda anne bütün aile olarak elektronik oyunlara bağımlı hale gelen, bu nedenle hemen bütün dersleri kötü olan çocukları karşısında çaresiz kaldıklarını söyledi. Aslında o gencin ailesinin çaresizliği, ev ortamlarını çocuk odalarına kadar işgal eden ve giderek "integre" hale gelerek etkisini artıran elektronik medya karşısında hepimizin yaşadığı çaresizlikten farklı değildi. Birçok anne baba gibi ben de örneğin, neredeyse tüm dakikaları gerilim ve şiddet dolu kaba/basit televizyon dizilerini seyrederek geçiren 13 yaşındaki kızıma çoğu zaman söz geçiremiyordum.
Ama bunların ötesinde, yakın zamanda arka arkaya yayımlanan birçok araştırma, son yıllarda önem kazanan cinsellik, bağımlılık yapan ilaçlar, şişmanlık ve yeme bozuklukları, hiperaktivite, okul performansında azalma, saldırganlık, intihar gibi sorunlar üzerine medyanın belirgin etkisinin olduğunu gösteriyor. Ülkemizle ilgili veri yok ama ABD'de ortalama bir çocuğun elektronik medya karşısında günde altı saat harcadığı biliniyor ve hemen tümü bu ülke kaynaklı endüstri, dünyadaki bütün çocukları ortalama Amerikalı çocuklara benzetmeye çalışıyor. Saldırgan davranışlara medyanın yüzde 10-30 oranında katkısının olduğunu, internet ortamındaki cinsel içerikli materyallerin erken yaşta cinsel ilişki ihtimalini ve sigaraya başlama riskini iki kat artırdığını biliyoruz artık. Bu ay çocuk sağlığının en nitelikli dergilerinden birinde yayımlanan bir makale ise "bebek videoları"nın 8-16 ay arasındaki çocukların dil gelişiminde gecikmeye yol açtığını kanıtlıyor. ABD 100 milyon dolarlık "bebek videosu" pazarının olması ve birçok anne ve babanın, bir yararı olur diye "Susam Sokağı" benzeri filmleri iki yaşın altındaki çocuklara seyrettirmesi çocuk gelişimiyle ilgili çok önemli bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Oysa iki yaşın altındaki çocukların televizyondan pozitif bir şey öğrenmediğini biliyoruz. Bundan önemlisi, doğumda "şekil verilmeye müsait" olan insan beyninin, genlerin ve çevrenin etkileşimiyle geliştiği ve eğitim için en iyi aracın insan yüzü olduğu, yaşamın en önemli gerçekleri olarak kabul ediliyor.
Piyasa ekonomisinin şiddeti
Hiç kuşku yok ki elektronik medyanın çocuklar üzerindeki bu olumsuz etkisiyle, örneğin "küresel iklim krizi" arasında büyük benzerlik var. Her ikisinden de kısa dönemli mali çıkarları, insanlığın ve dünyanın üstünde gören piyasa ekonomisinin kör şiddeti sorumlu. Günümüzde çocuk bedenlerini bir tüketim aracına dönüştüren "fast-food" endüstrisi aynı zamanda en büyük reklam bütçesine sahip ve dolayısıyla elektronik medyanın en önemli mali destekleyicisi. Doğa gibi çocukluğu da tehdit eden gelişmeler karşısında ne yapılacağı günümüzün en önemli çocuk sağlığı sorunu ve bu konuda görev ailelere, eğitimcilere ve çocuk hekimlerine düşüyor. Yukarıda sözünü ettiğim çocuk hekimliği dergisinde yayımlanan başka bir araştırmaya göre, ailelerin televizyon seyretme konusundaki alışkanlıkları ve kuralları çocukları doğrudan etkiliyor. Dünyadaki çocuk sağlığı otoriteleri anne babaların televizyon setlerini kontrol etmelerini, çocuklarının seyredeceği programlar konusunda sorumluluk duymalarını kesin olarak öneriyor. Buna karşın birçok ailenin evde televizyon seyretmeyle ilgili bir kural koymadığını, biraz da bu tür eğlence aletlerinin "yardımıyla" pasif (kolay) anne babalığı seçtiğini görüyoruz. Ailelerin bu tutumlarını hiç vakit geçirmeden değiştirmeleri gerekli. Bu konuda anne ve babalara kestirmeden söylenebilecek iki şey, iki yaşın altındaki çocuklara kesin olarak televizyon seyrettirmemeleri ve çocuk odalarına televizyon sokmamalarıdır. Öte yandan çocuk hekimlerinin normal bebek ve çocuk izlemi sırasında çocukların elektronik medya ürünleriyle ilişkisini sorgulaması ve ailelere doğru tutumlar konusunda bilgilendirmesi gerekli. Yani çocukların beslenmesi, evde sigara içilip içilmediği gibi çocukların ne kadar süre televizyon vs. seyrettiği çocuk sağlığıyla ilgili bir konu olarak görülmeli.
Fast-food endüstrisinin çocuklar üzerine olumsuz etkileri konusunda görüldüğü üzere hükümetlerin ve endüstrinin aldığı tedbirlerin günlük yaşam üzerinde önemli bir etkisi olmuyor. Naomi Klein'in yeni kitabının isminden esinlenerek söylersek bu sorunlar "felaket kapitalizminin" sonuçlarıdır. Bu nedenle bir taraftan toplumsal mücadele sürdürülürken öte yandan ve acil olarak "kötülükler" karşısında çocuklarımızı koruma refleksimizle gerekli önlemleri almak biz anne ve babalara düşüyor.

ŞÜKRÜ HATUN: Prof. Dr., Kocaeli Üni., Tıp Fak., öğretim üyesi