En büyük tehlike hangisi?

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en tehlikeli dönemini mi yaşıyor? Cumhuriyet devletini içten ve dıştan kuşatan tehditler, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri görülmedik bir boyuta mı ulaştı?
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en tehlikeli dönemini mi yaşıyor? Cumhuriyet devletini içten ve dıştan kuşatan tehditler, Cumhuriyet'in kuruluşundan beri görülmedik bir boyuta mı ulaştı?
Genelkurmay Başkanı'nın ABD gezisi sırasında, orada yaşayan Türklere yaptığı ve çok heyecan uyandıran konuşmaya bakılırsa, "bugün Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1923'ten bu yana hiç bu kadar çeşitli risklerle, tehditlerle, sıkıntılarla karşı karşıya kalmamıştır". Genelkurmay Başkanı'nın sunduğu tehdit, risk ve sıkıntı tablosu şöyle: Dış tehdit unsurları olarak Irak sorunu, onunla hem bağlı hem de ondan ayrı ele alınması gereken "Irak'ın kuzeyi sorunu", Kıbrıs sorunu, Kafkaslar'da yarının ne olacağı konusundaki belirsizlik, potansiyel risk bölgesi olan İran'dan kaynaklanan endişeler ve AB ile güvenlik konusundaki ilişkilerdeki sıkıntılar; iç tehdit alanında ise terör, ülkeyi bölmeyi düşünenler ve laik rejimi değiştirme umudu taşıyanlar. Bu tablo ışığında, Cumhuriyet tarihinin en riskli, en endişe verici dönemini yaşadığımız ve yaşayacağımız konuşmada ima ediliyor.
Ne kadar tehlikeli? Büyükanıt'a göre, "tehlike 16 Mayıs 1919'da Atatürk'ün karşı karşıya olduğu sorunlardan daha büyük değil". Ama, 1923'ten bu yana atlatılan tehlikelere kıyasla, şimdikiler hem daha çeşitli hem daha büyük. Bu tehlikelerin birkaçını burada hatırlatalım. İnkılap tarihi derslerinde 1925 Şeyh Sait İsyanı, Cumhuriyet devleti için çok büyük bir tehlike oluşturan girişim olarak anlatılır. Tehlike o kadar büyüktür ki, Takrir-i Sükun yasası gibi, otoriter rejimin asli araçlarından birinin Meclis'ten hızla geçmesine ve yıllarca yürürlükte kalmasına neden olmuştur. Yakın tehlikenin boyutu bunu gerektirmiştir. Demek ki tam öyle değilmiş.
Konuşmadan, Dersim isyanının da bugünkü durumdan daha küçük bir tehlike arz ettiği söylenebilir. Daha önemlisi, II. Dünya Savaşı badiresine girmeme basiret ve becerisini göstermiş olsak da, ilan edilen ve yıllar süren seferberlik, Alman ordularının Yunanistan'ı işgal etmesini izleyen aylarda yaşanan büyük endişeler, harp sıkıntıları, gece karartmaları da demek Türkiye'nin bugün yaşadığı endişelerden, karşılaştığı tehditlerden daha hafifmiş. Keza, bizim paldır küldür NATO'ya üye olmamıza yol açacak, Sovyetler Birliği'nin savaş sonrası talepleri, Boğazlar ve Kars ve Ardahan konusunda verdiği notalar da bugünkü tehdit ve risklere göre daha önemsizmiş.
Özgüven mi, korkutma mı?
Bütün bunları kabul edelim. O zaman, şöyle bir soru akla ister istemez takılıyor. 1960, 1971 ve 1980 öncesinde Türkiye'de yaşananlar bugünkü kadar büyük tehdit ve risk oluşturmadıysa, o zaman ordunun iki kez darbe yapıp yönetime el koymasının ve 1971'de muhtıra yoluyla olağanüstü rejim hükümeti kurdurtmasının gerekçeleri neler olmuş olabilir? Bugün o dönemlerden daha tehlikeli, riskli, sıkıntılı bir dönemdeysek, o zaman ordunun bir kez daha, "Türk halkından icazet alarak" belki aynı biçimde değil, ama benzer içerikte girişimlerde bulunmamasını nasıl izah edebiliriz? 1960 ve 1980 darbelerinin akıl hocaları ve aktörleri mi dönemlerinde yaşananları abartarak, arzuladıkları darbeye bir tehdit kılıfı uydurmuşlardır? Yoksa bugünkü tehdit algılamamız mı, tarihsel hafızamızın pek güçlü olmaması nedeniyle, Cumhuriyet tarihinin en büyük tehdit ve riskiyle karşı karşıya olduğumuz hissine bizi kaptırıyor? Resmi Cumhuriyet tarihi mi bizi yanıltıyor, yoksa Yaşar Büyükanıt mı, elindeki bilgiler ışığında bugünkü durumun o dönemlerden çok daha tehlikeli olduğu kanaatine -karşılaştırma yöntemiyle- varmıştır?
Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasının devamında, bu büyük tehdit ve risklere karşı, topluma özgüven verme çabası güttüğünü orada bulunan gazetecilerin bir kısmı sitayişle aktardılar. Konuşmada belli bir özgüven verme çabası olduğu açık. "Korkularımızın üstesinden gelmeliyiz" dedikten sonra, Yaşar Büyükanıt şöyle devam etmiş: "Kim Türkiye'yi bölecek?.. Türkiyeyi koruyan o dinamik güçler var olduğu sürece, o rüyayı görenler kabusla uyanacak ve derslerini alacaklar. Buna inanmamız lazım. Biz inanıyoruz. (Türkiye'yi bölmeyi) düşünenlerin biz gereğini yaparız. Yapmaktayız, yapacağız". Burada bahsedilen "biz" kim?
Sonuç olarak, konuşmada topluma özgüven vermenin mi, yoksa çocuğu kurt hikâyeleri ile iyice korkuttuktan sonra, "sakın korkma başında seni koruyan baban ve annen var" demek türünden bir "güven" aşılaması mı amaçlandığını kestirmek zor.
Gelelim asıl soruna. Cumhuriyet tarihinin en çeşitli ve en büyük riskleri içeren bir döneminde olduğumuzu, iç ve dış düşmanların yanı sıra sınırlarımızı çepeçevre kuşatan dış tehdit ve risk unsurlarının yakın ve gerçek bir tehlike oluşturduğunu, üzerine basa basa belirtmenin toplumda yaratacağı sersemleme ve endişe etkisinin kendisi büyük bir tehlike arz etmiyor mu? Bu endişe ortamı, "Vatan elden gidiyor! Düşün peşime!" diye öne atılacak, milliyetçi-faşizan sularda yüzen maceraperestler ve provokatörler için, üzerlerinde at koşturacakları en uygun ortamı sunmuyor mu?
Kuvayı Milliye Derneği Başkanı emekli albaya kulak verelim: "Vatanın bütünlüğü ve milletin bölünmezliği tehlikede. Kurtuluş Savaşı sonrasında ülkenin içinde bulunduğu tehlikenin şu anda bin misli var, polis kendini koruyamaz duruma düşürüldü. Müslüman ve Türk egemenliğinde bir Türkiye için mücadele ediyoruz. Laf üretmek değil, düşmanlarımızı kendi silahlarıyla vuracak projeler geliştirmek için yola çıktık."
Bu emekli albayın sivil ikizleri birkaç yıldan beri televizyon kanallarında neredeyse her gün aynı tehlike habercisi ve kurtarıcı havarisi rolünü oynuyorlar. İçlerinde siyasetçi de var, gazeteci, öğretim üyesi (bol miktarda), oda ve sendika yöneticisi de. Psikolojik savaş yönetimi izlenimi veren bir ideolojik kuşatmanın farklı saiklerle yürürlüğe girdiğini görüyoruz.
Para-militer örgütlenmeler
Bugün Radikal İki'de Ayşe Kadıoğlu'nun yazısında belirttiği gibi, devletten iyice özerkleşip durumdan vazife çıkaran ama kendisi için çalışan para-militer örgütlenmeler pıtrak gibi çoğalıyor. Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi'nin onursal başkanı bir dönem emekli bir korgeneraldi. Bu teşkilatlar içinde küçümsenmeyecek oranda emekli subay ve astsubay, emniyet teşkilatından emekli olmuş yöneticiler faaliyet gösteriyor. Kadıoğlu'nun işaret ettiği gibi, bunların büyük bölümü silah tutan ellerine artık ihtiyaç kalmamış olmasının yarattığı früstrasyonla malüller. Bir de ellerindeki gücün, yetkinin tırpalanması endişesi taşıyanlar var.
Başka bir emekli generalin himayesinde toplanan Kızılelma koalisyonu, "Nasıl Mersin'de PKK hakimiyetini bitirdiysek, Diyarbakır'da vatandaşlarımızı milli şuurla, milli ruhla ayağa kaldıracağız" diye haykıran sese şefkatle bakan bir eski emniyet görevlisi ve adı birçok karanlık ilişki içinde, karabatak gibi çıkıp kaybolan başka bir emekli general. Sadece adları nedeniyle bile 216. maddeden haklarında dava açılması mümkün olan onlarca dernek, internet sitesi. Türkiye'nin "ulusalcı refleks" yoğunlaşması noktaları olarak tespit edip, birkaç yıldan beri yığma yaptıkları Trabzon, Mersin, Antalya... Burada yaşanan gerginlikler. Örneğin Antalya'da ve Mersin'de son bir yıl içinde kapanan işyerlerinin hepsinin iktisadi krizin mağduru olmadığını yöre halkı gayet iyi biliyor. Ayrıca bu bilgi aynı menfur çevreler tarafından belki mahsus abartılıyordur da.
Genelkurmay Başkanı'nın konuşmasına dönelim. Kendisinin bu konuşmada asıl ifade etmek istediğinin, 28 Ağustos 2006'daki devir teslim töreni sırasında yaptığı konuşmadaki bir noktayı hatırlatmak, yani Soğuk Savaş'ın bitmesiyle birlikte, "güvenlik mülahazalarının basit ve tek yönlü olduğu dönemin" geride kaldığını vurgulamak olduğu da söylenebilir. Ama amaç ne olursa olsun, siyaseti ve toplumu bütünüyle kuşatan böyle kapsamlı ve istisnai bir iç ve dış tehdit tablosu çizmek, günümüz Türkiye toplumuna egemen olan ruh hali dikkate alındığında, durumdan vazife çıkarmak için eşinen milliyetçi-faşizan maceraperestlerin ekmeğine yağ sürecektir. Bunu söylememek, bugün Türkiye toplumunu tehdit eden esas yakın ve açık tehlikeye karşı gözümüzü kapamak demektir. Bu konuşma sonrası gözyaşları içinde Genelkurmay Başkanı'nı alkışlayan basının, işin böyle bir yönünün de olabileceğini düşünmemeleri, bunu hatırlatmamaları belki daha da vahimdir.