scorecardresearch.com

En uzak kıta

En uzak kıta

Hrant Dink i anmak için arkadaşları 19 Ocak saat 13.00 te Taksim den Agos a yürüyecek.

Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara... İçimizdeki o en uzak, yedinci kıta. Kendi olma ve o kendi halimizle hayatta anlam bulma ihtimalimiz. Ülke olarak da köprüden önceki son çıkışımız
Haber: KARİN KARAKAŞLI / Arşivi

Aslında elimde bilgisayar televizyon karşısında otururken, arada bir ekrana bakıp önümdekiyle ilgilenmeye devam ediyordum. Derken Michael Haneke’nin ‘Der Siebente Kontinent/ Yedinci Kıta’ filmi başladı ve bir an için kaldırdığım bakışım ekrana mıhlandı.
1989 yapımı film, o dönemin yazar kasaları, eşyaları ve para birimi gibi özelliklerle azıcık ‘eski’ görünse de, mesele ettiği şey o denli zamansız ve genel geçer ki, filmi kendi hayatında devam ettirmemek mümkün değil.
Avusturya’da mühendis bir baba (Georg), gözlükçü bir anne (Anna) ve küçük kızlarından (Eva) oluşan çekirdek, orta sınıf, kentli bir ailenin rutin hayatına tanık oluruz. Gel gör ki film başladıktan dakikalar sonra bile daha hiçbir oyuncunun yüzünü görmeyiz. Çünkü yüz kişiseldir, bireyi tanımlar, onu biricik kılar. Bu renksiz, soğuk modern zaman kentinde ve onun içinde mekanik bir biçimde süregelen günlük hayatta ise insani hiçbir şey yoktur. O yüzden akışı nesnelerin dünyasında takip ederiz: Sabah altıda radyo haberlerine ayarlı alarm, ayaklara geçirilen terlik, üzerine geçirilen bornoz, kapatılıp açılan kapı, masaya konan kahvaltılıklar… Ailenin kendi içindeki diyalog birkaç kalıp cümleden ibaret. Küçük kız Eva ölesiye yalnızdır ama bir gece dahi ışığı açık bırakmasına izin verilmez. Günün birinde bir gazete haberinden esinlenip dikkat çekmek için kör taklidi yapar. Ve aslında ailenin gözünü o yalıtılmış, buzul yalnızlıklarına, varlıksal acılarına ve yok oluşlarına doğru açar. 

Bir yıkım hikâyesi
Görünürde sakin bu ailenin kesitlerle dolu üç yılına bakarken, umutsuz boş bakışlardan ve annenin araba yıkatılırken geçirdiği ağlama krizinden bir şeylerin hiç yolunda olmadığını hissederiz. Yine de Anna ile George bütün paralarını çekip banka hesaplarını kapatırlarken, banka memuruna Avustralya’da yeni bir hayata başlayacaklarını söylediklerinde bir an bir acaba duygusu gelir. Oysa onlar işlerinden istifa edip, kızları için de okula mazeret bildirip en leziz içecek ve yiyecekler ve koca bir alet kutusuyla eve kapanacaklar ve en sistematik biçimde evi başlarına yıkmaya başlayacaklardır.
Bunaltıcı olması tam da bu rekleksif hamlemizle ilgili. Herkese kendi eşyasını ve meta haline gelen varlığını düşündürüyor Haneke. Anlam yüklediğimiz her şeyi yıkmak… Aile bunu duygusuz yüzlerle ve kolayca yapıyor çünkü her şeyin içi çoktan boşalmış. Sadece akvaryum parçalanır ve balıklar çırpına çırpına ölürken, küçük kız çığlıklar atıyor. Çünkü ne de olsa o bir çocuk, umudu elinden alınsa da canlıya tepki verebilen bir varlık.
Filmdeki bütün mekânlar kimliksiz, kişiliksiz. Otoyollar, benzinciler, süpermarketler, ofisler ve okul… Birkaç karede Eva’nın nasıl militer ve ruhsuz bir eğitim sisteminin tornasından geçtiğine de tanık oluyoruz. Arka planda ise hep radyonun savaş haberleri, gazetelerin felaket senaryoları, bir de sadece tekerlemeli nakarattan ibaret şarkılar…
Sistemin egemenliği, telefonu açık bıraktıkları için ailenin kapısına gelip “Ulaşılmamaya hakkınız yok” diye uyaran görevlilerle perçinleniyor. Her şey kayıt altında, rastlantısal olana, inisiyatife yer yok. Üstelik yalan, ölümle de sonlanmıyor. Bir veda mektubu yazan ve harabeye çevirdikleri evde ilaç alıp toplu olarak intihar eden ailenin yaşlı ana-babası, filmin sonunda akıp giden yazılardan anladığımız üzere olanlara inanamıyor ve inkârı tercih edip cinayetten şüpheleniyor. Ve elbette hiçbir cinayet kanıtı bulunamadığı için ailenin dosyası rafa kaldırılıyor.
Rafa kaldırılan aslında o özlemi çekilen uzak, yedinci kıta. Ötelerde değil, ta içimizde. Ama sistem içimizi bize en ırak kılmışken, hayat koca bir oyalanıştan ibaret kalır. Oysa nasıl da özeldir her bir insan, ne devrimler yapabilme, hayat anlamını sil baştan keşfetme gücü vardır. 

Hrant Dink dosya değil ki!
Toplumların da aynı muhteşem gücü mevcut elbet. Korkulan tam da bu müthiş dönüşüm kudreti. Tarihi toplumsal değişimleri, ödeşmeleri bile bir karmaşa ortamında, hukuka inancı sarsan nice çelişkili gelişmeyle birarada yaşadığımız günlerdeyiz. 12 Eylül dosyasının açılışı, operasyon dalgaları ile gölgeleniyor. Sözünü söyleyenlerin nicesi tutukluyken, anayasa hazırlık çalışmalarından bahsediliyor. Kürt sorununun çözümsüzlüğünde, akan kanla herkes bileylenirken, övünülen dış siyaset hamlelerinin içi boşalıyor. Kanalları çevirdikçe magazin kıvamında haber ve tartışma programları kaplıyor dört yanı. Aradaki dizilere ise toplum gerçek muamelesinde bulunuyor. İstanbul ’un ücra köşelerinde mutlaka alışveriş merkezleri var. Bunlardan artık AVM diye bahsediyoruz. Konsept tasarım evler, kalın duvarların arkasında müstakbel sakinlerine sanal Venedik ya da Boğaziçi duygusu vaat ediyor. Dışardaki her şeyin potansiyel tehlike olduğu algısı içinde yalıtılmış bu mekânlarda ‘güven’ içinde yaşıyor insanlar.
Farklı olanın potansiyel tehlike olduğu algısı hâlâ ders kitaplarından, kimi medya yayınlarına her yerde mevcut. Koca devlet sistemi, Hrant Dink cinayetindeki rolünden kurtulmak için telaşla karar vermenin, görünürdeki iki üç isimle ‘dosya’yı kapatmanın derdinde. Zamanaşımının öğütücülüğüne terk edilmiş onca olayın, yok yere hapis yatan ve yatmakta olanların huzurunda yaşanıyor bu acıklı panik hem de.
Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… İçimizdeki o en uzak, yedinci kıta. Kendi olma ve o kendi halimizle hayatta anlam bulma ihtimalimiz. Ülke olarak da köprüden önceki son çıkışımız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.


http://www.radikal.com.tr/107579810757980

YORUMLAR

Bu habere henüz yorum yazılmamış.