'Endişeli muhafazakarlar'

'Endişeli muhafazakarlar'
'Endişeli muhafazakarlar'
'Muhteşem Yüzyıl' anlatısının, kurgusunu üstünde inşa ettiği Osmanlının tarihinin, Yeni-Osmanlıcı söylemle çelişebilecek birçok veçhesi var
Haber: ORHAN TEKELİOĞLU - orhantekelioglu@gmail.com / Arşivi

Sadece “endişeli modernleri” olacak değildi ya bu vatanın, en hasından “endişeli muhafazakârları” da var. Hasbelkader bir dizi marifetiyle ve “muhteşem” bir şaşaayla “arzı ekran” ettiler. Bir “kurmaca” olarak algılanmak bir yana, daha başlamadan eleştiri bombardımanına tutulan, henüz bir bölüm yayınlandıktan sonra RTÜK ’ten “uyarı” cezası alan, kaldırılması için mitingler düzenlenen, kısacası yerden yere vurulan bir diziye, yani bir “ popüler anlatıya” çullanmanın sebepleri toplumsal bilinçdışının hangi katmanlarında saklıdır acaba? Dizinin popüler olma, yani izleyicinin beğenme, daha da kötüsü, “inanma” olasılığında şekillenmiş olabilir mi bu derin endişenin kaynağı? Muhafazakâr reaksiyon, Türkiye kültürünün en tipik reflekslerinden biri olmasının yanı sıra tamamlanamamış, akim kalmış bir demokratlığa, ağır bir hoşgörüsüzlüğe de işaret eder. Sorduğunuzda kendilerini “modern” olarak da tanımlayabilen, aslında aynı aklın iki farklı dışavurumundan başka bir şey olmayan “laikçiler” ve “kültür muhafızlarının” derdi de benzerdir, tarihini her daim arayan ama bir türlü bulamayan bahtsız bir serzeniştir. “Atam” ya da “ecdadım” olmadan kimim ben? Bu tuhaf ve ne yazık ki hakiki soruyu sorduran refleksi anlamak için önce “endişe” ya da “kaygı” sözcüğünün anlamına bakmak durumundayız. Endişenin, korkudan farkı, kaynağının ne olduğunun bilinmemesindedir. Sizi korkutan her neyse somuttur, gözle görülebilir, fark edilebilir ya da en azından tarif edilebilir. Endişenin kaynağı ise belirsizdir, en sarih tarifi bile gölgelidir, pusludur. Endişeli insanlar sürekli kurarlar kafalarında ve bir kurmacanın ardında başka bir kurmaca bulurlar. Kuruntunun, vesvesenin insanıdır endişe mağduru ve ne yazık ki, endişesiyle üretebildiği tek şey komplodur. Komplolardan ırak bir memlekette yaşadığımızı sanırım kimse söyleyemez. 

“Tarihe mal olmak”
‘Muhteşem Yüzyıl’a, fragmanından bakan, sadece ilk bölümünü izleyen “endişeli muhafazakârlar”ın üretebildiği tek şey bir başka “kurmaca”, bir komplo oldu: Ecdadımızın ününün lekelenmesi olasılığı ya da RTÜK diliyle söylersek “tarihe mal olmuş bir şahsiyetin mahremiyeti konusunda gerekli hassasiyet gösterilmemesi”. İlginç ve üzerine düşünülmesi gereken bir iddia. Örneğin böyle bir iddia 1930’ların Türkiye’sinde düşünülebilir miydi? Tabii ki hayır, çünkü o günlerin iddiası, Osmanlı ile araya konan tarihi bir kopuşla vücut buluyordu. Dönemin “tarih tezi”, Osmanlı dönemini atlıyor, tarihin çok daha öncesine, hatta ilk noktasına dönüyor, uygarlığı Orta Asyadan, Türklerin eşliğinde dünyaya doğru yayıyordu. Osmanlının Türkle ilişkisi hem taliydi hem de tekinsiz. Türk düşünce tarihinin tarihle alakası asla bitmedi ve ilginçtir tarihi, anlatıların içinde anlatmayı yeğledi. Örneğin Nihal Atsız, Türkçü tarih tezini ‘Bozkurtların Ölümü’ ve ‘Bozkurtlar Diriliyor’ romanlarında anlatır. Benzer şekilde Kemal Tahir, devrin Osmanlıyı unutturmaya çalışan tarih anlayışına bir “tezli roman” (Devlet Ana) yazarak meydan okur. Nispeten daha yakın bir dönemde Reha Çamuroğlu tarafından yazılan ‘İsmail’ de “tezli anlatı” diyebileceğimiz ve bu topraklarda rağbet gören anlatı türüne iyi bir örnektir. Demek ki, “anlatı” ile “kurmaca” kolayca eşleşebiliyor kültürümüzde ve “ama o bir kurmaca!” serzenişi bu nedenle bir işe yaramıyor. 

Malkoçoğlu
Bu bulguyu popüler kültürle ilişkilendirdiğimizde iş daha da netlik kazanıyor. Yeşilçam sinemasının “tarihi avantür” diye bilinen örneklerinin ürettiği Malkoçoğlu, Karaoğlan vb. karakterlerinin anlattığı tarihi de aslında derinden derine, unutturulmaya çalışılan Osmanlının “Türkleşerek”, popüler söylemde yeniden kurulması çabası olarak okuyabileceğimiz düşüncesindeyim. Pehlivan tefrikalarından popüler tarih romanlarına, Osmanlı dönemine gönderme yapmayı adet haline getiren anlatıların hemen hepsinde kahramanların Türklüğünün altı çizildi ve hiç kimse Hititlerden yararlanmayı aklına bile getirmedi. Ayrıca, Özal döneminde başlayan, son onyıldır iyice belirginleşen “Türkleştirilmiş” Yeni-Osmanlıcı bir eğilimin popüler kültür söylemine eklemlenmiş durumda olduğunu da söylemeliyiz. Aslında zihinde tasarlanan, muhayyel ve ancak takipçilerini heyecanlandıran bir “tarihini ve ecdadını bulma hâli” bu. Cumhuriyetin Türk’e dair tarih teziyle Osmanlı algısının bir araya getirildiği popüler bir inanç.
İyi de neden birdenbire bir sürü “ciddi” insan, “gayriciddi” bir popüler kültür anlatısının karşısında afallayıp o diziyi elbirliğiyle yola getirmeye, yok etmeye çalışıyorlar? Endişeli muhafazakârların gerçek endişesi ne? Tarihin anlatısıyla muhayyelin, yani zihinde kurulanın hakikatı örtüşmeyebilir de ondan. Daha doğrusu, şunu sezinliyorlar belli ki: İzleyicinin anlatıyı bir kurgu yerine bir hakikati olarak okuyabileceğini ve kendi kurdukları anlatıyla, popüler anlatının hakikatinin çelişebileceğinin farkındalar. Tarihçi danışmanların, birçok ciddi tarih kitabının işaret ettiği ve dizi anlatısının kurgusunu üstünde inşa ettiği Osmanlının tarihinin Yeni-Osmanlıcı söylemle çelişebilecek birçok veçhesi var çünkü. Örneğin, ilk bölümde sorun haremde, haremin resmedilmesinde düğümlendi. Anlıyoruz ki, Osmanlının kuruluşunu tamamlamasından ve bir “cihan devletine” dönüşmesinden itibaren hareme sadece Türk olmayan cariyeler getirilmeye başlanıyor. Cariyeler ellerinde kalan tek silahla, cinsellikleriyle padişahları ele geçirebiliyor. Endişeler katmerleniyor. Sırada ne var, öteki bölümlerde neler gösterilecek? Yoksa bu dizi, bu popüler anlatı, elde kılıç seferden sefere koşan, dünyayı fethetmekten başka bir şey düşünmeyen, üstelik hilafet makamında oturan padişah imgesini yerle bir mi edecektir? İyi, kötü hasletleri, zevkleri ve zaaflarıyla bir padişah, bir “insan” olarak resmedilirse, hele bir de valide sultanların hiçbiri Türk olmayacaksa, Osmanlı “kimlerin” imparatorluğu olacaktır? Yine, en başa mı döneceğiz? Sulbümüzün, tarihimizin sahibi, babası, ecdadı kim? Biz neyi, kimi muhafaza ediyoruz? “Endişeli muhafazakârlar”ın işi, “endişeli modernler”den çok daha çetin. 

ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni.