Erdoğan, Köşk'te yargılanamaz

Yazının başlığı, 10.4.2007 tarihli Radikal'in manşetine verilmiş bir yanıttır. Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin olarak, artık herkesin bildiği gibi, önce Kanadoğlu'nun, ardından, fazla tartışılmamakla birlikte Cindoruk'un önerileri gündeme geldi. Muhalefet, önerilerden ilkine sıkıca tutundu.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Yazının başlığı, 10.4.2007 tarihli Radikal'in manşetine verilmiş bir yanıttır. Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin olarak, artık herkesin bildiği gibi, önce Kanadoğlu'nun, ardından, fazla tartışılmamakla birlikte Cindoruk'un önerileri gündeme geldi. Muhalefet, önerilerden ilkine sıkıca tutundu. Kanadoğlu'nun toplantı yeter sayısının 367 olması gerektiği ve bu sayı sağlanamazsa, seçim kararının Anayasa Mahkemesi tarafından eylemli içtüzük değişikliği olarak ele alınıp iptal edilebileceği görüşünün yanlışlığı, bir süre önce yine bu ekte ben ve Osman Can tarafından açıklanmaya çalışıldığından yeniden değinmeyeceğim.
Cindoruk'un, Erdoğan'ın milletvekili olmadan önce aldığı hapis cezasına rağmen seçilmesinin, Cumhurbaşkanlığı için gereken 'milletvekili olmak için aranan niteliklere sahip olmak' hükmünün ihlali anlamına geldiği savı da kabul edilemez. YSK, Aralık 2002'de Anayasa'nın 76. maddesinde yapılan değişikliğin ardından Erdoğan'ın milletvekili seçilmesi yönünde bir engel kalmadığına hükmetmişti ve ardından ilgili yasalarda uyum değişiklikleri yapılmıştı. Cindoruk'un, YSK'nin bir yargı organı olmadığı yönündeki itirazı ise ciddiye alınabilecek türden değil. YSK'nin bir yargı organı olmadığı sır olmadığı gibi şart da değil.
Gelelim yazının ilk satırına. Radikal'de yayınlanan habere göre, yeni, daha doğrusu en ciddiye alınması gereken tartışma, T. Erdoğan hakkında milletvekili seçilmeden önce başlatılan ve seçilmesiyle askıya alınan bazı soruşturma dosyalarının, cumhurbaşkanıyken gündeme getirilebileceğine ilişkin. Görüşlerine başvurulan hukukçular da ikiye bölünmüşler. Tabii bu yazının konusu, 'soruşturulabilir' diyenlerin düşünceleri. Bu hukukçulara göre cumhurbaşkanı, kişisel suçlarından dolayı yargılanabilir. Çünkü Anayasa'da, milletvekillerine tanınan dokunulmazlık (aslında bu düzenleme sorumsuzluğu da kapsadığı için 'bağışıklık' ifadesi daha doğru olur) cumhurbaşkanına tanınmamıştır. Yani bir 'boşluk' söz konusudur. Bu boşluk nedeniyle, bir kişi cumhurbaşkanı seçilirse, milletvekili dokunulmazlığı nedeniyle yapılamayan soruşturma, dokunulmazlık kalktığı için yapılabilecektir. Hatta hukukçulardan biri hızını alamayıp duruşmaya gelmeyen cumhurbaşkanının polis zoruyla getirilebileceğini de savunmuş.
Yürürlükteki anayasal düzende, aynen 1961 Anayasası'nda olduğu gibi, devlet başkanının milletvekili dokunulmazlığından yararlanacağı yönünde bir düzenleme bulunmuyor. Oysa 1924 Anayasası'nda vardı. Çünkü 1924 Anayasası'nın 31. maddesine göre cumhurbaşkanı meclis üyeleri arasından ve her meclis seçiminden sonra yeniden seçiliyordu. Sonraki anayasalar, cumhurbaşkanı seçilen kişinin, milletvekili ise bu görevinin ve varsa partisi ile ilişkisinin sona ereceğini hükme bağladı. Bu nedenle, ne 1961 ne de 1982 Anayasaları cumhurbaşkanına 'milletvekili bağışıklığı' tanıdı.
Boşluk var mı?
Sistemimizde, parlamenter sistemin temel mantığına uygun olarak cumhurbaşkanının siyasal sorumluluğu yoktur. Ancak göreviyle ilgili olmayan adi suçlarından dolayı (örneğin cinayet işlerse) kuşkusuz sıradan bir yurttaş gibi yargılanabilmesi gerekir.
Anayasamıza göre (105. madde), cumhurbaşkanı sadece 'vatana ihanet'ten dolayı suçlandırılabilir. Bu suçlama için üye tamsayısının üçte birinin teklifi, dörtte üçünün oyu gerekir. Bu durumda cumhurbaşkanını Yüce Divan sıfatıyla yargılayacak olan makam Anayasa Mahkemesi'dir. Bilindiği gibi vatana ihanet kavramı tanımlanmamıştır. Sadece, İçtüzük'ün 114. maddesine göre, Divan'a sevk kararında Meclis, hangi ceza hükmüne dayandığını ve söz konusu fiili neden vatana ihanet kabul ettiğini belirtmek zorundadır.
Sorun, bazı hukukçuların anayasanın sadece 'sözüyle' yetinmesinden kaynaklanıyor. Oysa çoğu zaman sadece söze bakmak, değerlendirme açısından yanlış sonuçlara varılmasına neden olabilir. Yani, 'Anayasa'da bu konuda boşluk var, demek ki cumhurbaşkanı, milletvekilliğinden önceki döneme ilişkin suçlarından dolayı yargılanabilir' demek, cumhurbaşkanının bu sistem ve Anayasa içindeki yerini gözardı etmektir. Her şeyden önce, varolmayan düzenlemeyi 'boşluk' olarak değerlendirmek hatalı. Anayasalar her durumu, her siyasal gelişmeyi 'tahmin' ederek hazırlanan 'donmuş' metinler değildir. Örneğin dünyanın en sorunlu ülkelerinden olan Hindistan'ın Anayasası, ekleriyle birlikte yaklaşık 400 maddedir. Oysa kısacık ABD Anayasası, 'yorumlarla' 1787'den bugüne yaşayabilmiştir. Dolayısıyla anayasa hükümleri siyasal yaşamın bütün sorunlarını çözmeye yönelik 'reçeteler' olarak düşünülmez. Anayasacılar da bu nedenle var zaten. S. Demirel'in yaptığı gibi, cepte taşınan bir anayasanın sürekli çıkarılıp okunması yeterli olsaydı, anayasacılara da böyle bir bilim dalına da gerek kalmazdı. Sorunu bir örnekle açıklamak daha yararlı olabilir. Bakanlar Kurulu'nun kuruluşunu düzenleyen 109. maddenin ikinci ve üçüncü fıkralarına göre, 'Başbakan, Cumhurbaşkanınca TBMM üyeleri arasından atanır. Bakanlar ... arasından Başbakanca seçilir ve Cumhurbaşkanınca atanır'. Hükmün sadece sözüne bakarsanız, Cumhurbaşkanının henüz ortada bir bakanlar kurulu yokken Başbakanı atadığını düşünürsünüz. Oysa burada bir kişinin devlet başkanı tarafından bakanlar kurulu oluşturulması için 'görevlendirilmesi' söz konusudur. Anayasa'nın sözüne bakılırsa, Cumhurbaşkanı'nın birini başbakan olarak atadığı, yenisi kurulana dek eski hükümetin görevde kaldığı da kabul edildiğinden, o sırada iki başbakan (birinin bakanları da var) olduğu ve sonuncusunun kendine bakan seçtiği gibi, yine saçma bir sonuca varılabilir. Anayasa'da buna benzer sayısız örnek bulmak olanaklıdır.
Anayasa'nın doğrudan konuyla ilgili 104. maddesi, cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini sayar ama hangi görev ve yetkiyi tek başına, hangisini karşı imzayla kullanacağını düzenlemez. 105. maddeye göre, "Cumhurbaşkanı'nın, Anayasa ve diğer kanunlarda Başbakan ve ilgili bakanın imzalarına gerek olmaksızın tek başına yapabileceği belirtilen işlemleri dışındaki bütün kararları, Başbakan ve ilgili bakanlarca imzalanır; bu kararlardan başbakan ve ilgili bakan sorumludur".
Ancak hangi işlemlerin tek başına hangilerinin karşı imzayla yapılması gerektiği, Anayasa'da ya da herhangi bir yasada düzenlenmemiştir. Bu ayrım, parlamenter sistemin mantığı gözönünde bulundurularak 'doktrinde' yapılıyor. Buna göre, cumhurbaşkanı bazı işlemleri yürütmenin iki başından biri olarak, bazılarını ise devlet başkanı sıfatıyla yapıyor. Devlet başkanı sıfatıyla yaptığı işlemlerden sorumlu olmaması da doğaldır. İşte bu ayrım dahi, Anayasa'nın lafzında yer almayan bir 'değerlendirmenin' ürünüdür.
Cumhurbaşkanı devletin başıdır; Türkiye Cumhuriyetini, milletin birliğini temsil eder, Anayasanın uygulanmasını, devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir. Anayasa, cumhurbaşkanına, sözü dinlenen bir 'ağabey' rolü vermiştir. Bir ülkede, yetkileri, siyasal gücü ne olursa olsun gelinebilecek en prestijli makam olan devlet başkanlığına seçilecek kişinin, geçmişiyle ve bugünüyle orayı doldurması ve parlamenter sistemin devlet başkanı tipine uygun olması beklenir. Bir başka beklenti de, bu denli önemli bir makama kimin aday olduğunun Fransa'da olduğu gibi önceden bilinebilmesidir. Olası adaylar/adaylık hakkında asıl tartışılması gerekenler bunlardır. Cumhurbaşkanı seçilen kişiyi, hakkında milletvekili olmadan önce açılmış soruşturmalar nedeniyle görevdeyken yargılamak, anayasada cumhurbaşkanı için çizilmiş portreye uymaz. Cumhurbaşkanı, görev süresi bittikten sonra (zamanaşımı işlemeyecektir) yargılanabilir. Dolayısıyla, varsayılan 'boşluk'tan kaynaklanan bu tür değerlendirmeler, Anayasa'nın kurduğu genel sistem karşısında çok da anlamlı değildir. Üstelik milletvekili bağışıklıklarının cumhurbaşkanına tanınmaması genel kanının aksine onu güçsüz (ya da daha 'dokunulabilir') kılan bir durum değildir. Aksine, sadece tanımı olmayan vatana ihanetten suçlanabilmesi, o makamın milletvekilliğinden çok daha 'dokunulmaz' olmasındandır.
Sonuç olarak, T. Erdoğan'ın hâlâ 'olası' adaylığını engellemek için üretilmeye çalışılan anayasal formüller insana, 'anayasa, anayasa olalı böyle zulüm görmedi' dedirtir hale geldi. Kanımca felaketin büyüğü, Başbakan'ın, koskoca Cumhuriyet'in temsiline ilişkin böylesine yaşamsal olan adaylık tartışmasını, muhalefetin eline verdikleri bir 'çelik çomak' olarak görmesidir. Türkiye, eğlence anlayışı biraz daha olgunlaşmış bir cumhurbaşkanını hak ediyor. Görünen o ki, Fransa'nın bizim açımızdan özenilmesi gereken şeyi, yarı başkanlık sistemi değil, demokrasi adabıdır.
MURAT SEVİNÇ: Dr., Mülkiye