'Erdoğan'la hesaplaşmak'

'Erdoğan'la hesaplaşmak'
'Erdoğan'la hesaplaşmak'
Demokratikleşme paketini eleştirenler, yani 'hayır, çünkü yetmez'ciler, demokrasi perspektifini yitirmiş, Başbakan ile 'hesaplaşma' derdinde kötücül bir grup olarak nitelenebilir mi?
Haber: UMUT ÖZKIRIMLI* / Arşivi

Gezi olaylarını destekleyen ve “liberal” olarak nitelendirilen çevrelere yönelik sıkça tekrarlanan suçlamalardan biri de bu kesimlerin iflah olmaz bir AKP karşıtlığı ya da Erdoğan düşmanlığından mustarip olduğu. Gezi’yi “ulusalcı bir kalkışma”, bir tür “sivil darbe” olarak tanımlayan köşe yazarlarına göre Kemalist kültür içinde yoğrulmuş, (Yıldıray Oğur’un “muzip” ifadesiyle) “Mavi Kan” taşıyan bu sözde liberaller, aradıkları fırsat karşılarına çıkar çıkmaz AKP’ye karşı “laik Voltranı” oluşturmuş, “Erdoğan’dan otoriter bir lider, “AKP’den devletçi parti” çıkarmayı denemişlerdi.
AKP karşıtlığı ya da Erdoğan düşmanlığı teması sadece AKP sempatizanı köşe yazarları tarafından dillendirilen bir iddia olsaydı fazla ciddiye almaz, konuyu “eğlenceli” bir Pazar yazısına katık yapar geçerdik. Ancak bu iddia siyasi danışmanlık ya da düzenli köşe yazarlığı yapmayan bazı akademisyenler tarafından da dile getiriliyor; böylelikle bir tür “bilimsel” zırha bürünüyor, meşruluk kazanıyor.

Ete ne yazdı?

Bunun son örneklerinden biri Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Siyaset Araştırmaları Direktörü Hatem Ete’nin Star gazetesi Açık Görüş sayfasında 5 Ekim’de yayımlanan ve sosyal medyada epey paylaşılan “‘Evet, ama yetmez’ ile ‘hayır, çünkü yetmez’ arasında Demokratikleşme Paketi” başlıklı yazısı.
Epey özenli bir üslupla kaleme alınan bu analiz, özellikle ilk bölümünde önemli tespitler içeriyor. Örneğin değişim ile toplumsal rıza arasındaki ilişkinin önemine dikkat çeken Ete, demokratik siyasetin toplumun nabzını tutmak zorunda olduğunu, bunun da toplumsal barışa katkıda bulunacağını hatırlatıyor. Ete ayrıca demokratik siyasetin, kaçınılmaz olarak normatif çıtaların gerisinde kaldığını, “akademisyenler, aydınlar, sivil toplum örgütleri, insan hakları savunucularının normatif çıtaya ulaşılmasını” talep ederken hükümetlerin siyasi koşulları gözettiğini belirtiyor. Ete’ye göre “hükümetler için demokratik siyaset zeminini güçlendirecek en doğru tutum, siyasi koşulları öncelese bile normatif çıtayı unutmamasıdır.”
Buraya kadar Ete’nin söylediklerinde itiraz edilebilecek tek nokta yok. Bunlar siyaset teorisinin genelgeçer kuralları. Sorun, Ete bu kuralları yeni açıklanan demokratikleşme paketine yönelik tutumlara uygulamaya çalıştığında başlıyor.

Ete’ye göre kim kimdir?

Yazara göre siyasetin demokratikleşmesini sağlayacak olan tutum, normatif çıtadan vazgeçmeden mevcut pakete destek veren “evet, ama yetmez” çizgisi. Bu çizgi siyasi iradeyi daha fazla demokratikleşme için cesaretlendirecektir. Öte yandan siyasi iradeden normatif çıtaya ulaşmasını beklemek (maksimalist taleplerde bulunmak), demokratik siyasetin doğasını gözetmeyen bir tutumdur ve “liberal siyasetsizlik” olarak nitelendirilebilecek “siyaset karşıtı” bir evrilme anlamına gelir. “Hayır, çünkü yetmez” şeklinde formüle edilebilecek bu tutum, siyasi iradeye muhalefeti demokratikleşmenin önüne koymaktadır.
Bu akıl yürütme son derece sorunlu varsayımlara dayanıyor. Ancak bu sorunları daha iyi anlayabilmek için Ete’nin son hamlesine de değinmemiz gerekiyor. Yazara göre, “hayır, çünkü yetmez” tutumunu benimseyenler, aslında paketin arkasındaki siyasi iradeyi, yani AKP iktidarını mahkum etmeyi amaçlıyor. Ete bu kadarla da yetinmiyor, analizi daha da “kişi odaklı kılarak”, gerçek hedefin Erdoğan olduğunu ifade ediyor: “Pakete karşı çıkanlar, paketi çıkaran iradeye, Erdoğan’a odaklanıyorlar ... [öncelikleri] Erdoğan’ın paket üzerinden bir siyasal kazanım elde etmesini engellemek.” Bu noktadan sonra analiz, analiz olmaktan çıkıyor, yazı her gün onlarcasını okuduğumuz iktidarı eleştiren çevrelere yönelik bir itibarsızlaştırma operasyonuna dönüşüyor (elbette Gezi’yi de işin içine katmayı ihmal etmeden). Böylece paketi eleştirenler, Ete’nin terimleriyle “hayır, çünkü yetmez”ciler, demokrasi perspektifini yitirmiş, Erdoğan’la “hesaplaşma” derdinde kötücül bir grup olarak tanımlanıyor.

Neyi kastediyorsunuz?

Bildiğim kadarıyla Ete bu analizi siyasi danışman sıfatıyla değil (görebildiğim kadarıyla öyle bir sıfatı yok), bir akademisyen olarak yazıyor. O halde kendi yorumlarını bir köşe yazarı gibi temellendirmeden, bilimsel bir analizmiş gibi sunmak lüksü yok. O halde soralım: “Hayır, çünkü yetmez”ciler kim? Ete yazısının başında pakete toptan karşı çıkanlar diye bir kategoriden de söz ediyor. Böyle bir çevre olduğu (örneğin “ülke bölünecek” kaygısı taşıyan ulusalcılar) şüphe götürmez. Peki bunun dışında kimleri kastediyoruz? Paketi eleştiren ve kendilerine “liberal” denen kesimleri mi? Ama bu kesimler paketteki reformlara “hayır” demiyorlar ki! Sadece “yetmez” diyorlar. Eksiklere dikkat çekiyorlar, bu arada başka kaygılar dile getiriyorlar. Eğer akademisyenlerin, sivil toplumun görevi siyasi iradeye normatif olanı hatırlatmaksa, onu yapıyorlar. Bu mu “liberal siyasetsizlik”? Paketin eksiklerini eleştirmek mi bu çevreleri “siyaset karşıtı” yapıyor? Siyaset, Ete’nin kendi tanımına göre bile, iktidarı koşulsuz desteklemekten ibaret olmadığına göre, kastedilen ne?
Devam edelim. Normatif çıta ne ve kim normatif çıta talebinde bulunuyor? Ruhban Okulu’nun açılmasını, cemevlerine ibadethane statüsü kazandırılmasını talep etmek mi normatif çıtayı zorluyor? İyi ama bu reformlar aylardır bizzat hükümet tarafından gündeme getiriliyordu, hem de yoğun bir PR kampanyası eşliğinde. Toplumun hassasiyetleri, rıza diyeceksiniz. Hükümet toplumun bir kesiminde infiale yol açan iki adımı atarken -andın kaldırılması ve başörtüsüne kamuda serbestlik- gözünü kırpmadı ama. Yanlış anlaşılmasın, ben bu iki reformun da çok önemli ve gerekli olduğunu düşünüyorum. Ama benim gibi düşünmeyen, diyelim CHP -MHP seçmeni, milyonlarca insan var. Ya onların hassasiyetleri? Yoksa iktidar sadece kendi seçmeninin rızasını mı dikkate alıyor?

Bizimle de paylaşır mısınız?

Bitmedi. Hükümetler normatif çıtayı unutmamalı demiştiniz. O zaman neden Başbakan’ın deyimiyle “anlık” bir mesele olan Ruhban Okulu açılmadı? Neden hükümet insan haklarını mütekabiliyet ilkesine feda etti? Ve bunu eleştirenler hangi ölçüte göre “liberal siyasetsizliğe” ya da “siyaset karşıtı” bir konuma savrulmuş olur?
Hâlâ bitmedi. Paketi eleştiren “liberaller”in hedefinin Erdoğan’la hesaplaşmak olduğunu nereden biliyorsunuz (bakın, bunu açık açık ifade eden ulusalcılardan bahsetmiyorum)? Böyle bir araştırma mı var? Varsa bunun sonuçlarını, metodolojisini bizlerle paylaşır mısınız? Aksi takdirde niyet okuyor olmuyor musunuz? Toplumun belli kesimleri yıllarca Erdoğan’ın niyetini okumakla suçlanmamış mıydı? Hatta dalga geçmek için isim de takılmıştı onlara, “endişeli modern” diye. Şimdi aynısını siz mi yapıyorsunuz? Bir akademisyen niyet okumaya dayalı analiz yapabilir mi?
Söyleyeceklerim bitmedi ama yerim bitti maalesef. Açıkçası yazınız akademik bir katkıdan çok siyasi görüşlerinizi yansıtan bir yorum, bir tür köşe yazısını andırıyor. Bunda elbette bir sakınca yok. Hepimiz benzer yazılar yazıyoruz. Yine de yanlış anlamaları düzeltmek için bu ayrımı netleştirmekte yarar var sanıyorum. Özellikle yine “Erdoğan’la hesaplaşma” olarak tanımladığınız (Coşkun Taştan’la birlikte kaleme aldığınız) “Kurgu ile Gerçeklik Arasında: Gezi Eylemleri” başlıklı SETA destekli raporunuz dolaşımdayken. Bu raporu da ayrıca tartışacağız tabii.
* Profesör, Lund Üni.