'Ergenekon' Beyazıt'taydı!

'Ergenekon' Beyazıt'taydı!
'Ergenekon' Beyazıt'taydı!

16 Mart katliamından sonra Dev-Genç li öğrencilerin cenaze töreni (yukarıda). Olayla ilgili olarak Milliyet gazetesinin haberi.

16 Mart 1978'den bu yana köprülerin altından çok sular aktı ve bugün artık o dönemin, 70'li yılların üniversite öğrencileri ülkeyi yönetiyor
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

Ölmek üzere olduğu bilenen Türkan Saylan’ın Ergenekon’la bağlantısını bulmak için evinde arama yapıldığında da ciddi bir toplumsal tepki oluşmuştu ama Ergenekon karşıtı haberleriyle bilinen Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanması üzerine Ergenekon davası daha da büyük bir sarsıntı geçirmiş görünüyor. Veli Küçük, İbrahim Şahin gibi isimlerle başlayan tutuklamalar sonuçta Ahmet Şık gibi bu isimlerle mahkemelik olan, Ergenekon’un kitabını yazmış gazetecilere gelip dayandığında o hukuki sürece güven ve inanç ne hale gelir? Toplumsal vicdanda yeniden itibar ve meşruiyet kazanmadıktan sonra böylesi bir siyasi dava nasıl bir sonuç üretebilir? Eğer hâlâ “Ergenekon” veya bu adın çağrıştırdığı türden “derin devlet” örgütlenmeleri üzerine gidilecekse belki de her şeye yeni baştan başlanmasında yarar olabilir.
Yeni baştan başlamak için ise biraz daha gerilere gitmek, Tayyip Erdoğan ’ın geçenlerde CHP lideri Kılıçdaroğlu’na Ergenekon örgütünü nerede bulacağını söylerken tek tek saydığı yerlere, olaylara bakmak gerekir. Erdoğan, 1 Mayıs 1977’den Danıştay baskınına, Maraş ve Sivas’tan Diyarbakır sokaklarına kadar gayet doğru adresler verdi. 16 Mart’ı anmadı ama onun da bu adres listesinde bulunduğuna kuşku yok. 

16 Mart 1978, Perşembe…
Bundan tam 33 yıl önce, 16 Mart 1978 Perşembe günü, saat 13.00’te İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’taki tarihi binasının kapısından çıkan öğrencilerin üzerine atılan bomba ve ardından açılan ateşle yedi öğrenci ölmüş, 41 öğrenci de yaralanmıştı. 9 Ekim 1978’de 7 TİP’li öğrencinin Ankara-Bahçelievler’deki evlerinde Abdullah Çatlı ve arkadaşları tarafından katledilmesine kadar geçen yaklaşık sekiz ay içinde Türkiye önce 14 Nisan’da Malatya, ardından 3-4 Eylül’de Sivas katliamlarına tanık oldu. Aralık’ın sonlarında ise kundaktaki bebelerin bile öldürüldüğü Maraş katliamı sıkıyönetim getirdi.
Aslında aradan geçen zaman içinde bütün bu katliamların kimler tarafından, nasıl yapıldığı ayrıntılarıyla belli olduğu gibi, 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren’in “koşulların olgunlaşmasını” beklediklerini itiraf etmesiyle arkaplanı da anlaşıldı. Ancak buna rağmen ne gerçek sorumlular cezalandırıldı ne de toplum bu katliamlarla yüzleşti.
O yıllarda kullanılan kavramlarla bir “kontr-gerilla” operasyonu, daha sonraki yıllarda ve bugün kullanılan kavramlarla ise “devletin rutin dışına çıkması”, bir “derin devlet” veya “Ergenekon” eylemi olarak nitelendirilebilecek 16 Mart katliamı çok tipik özellikler taşır. Polis, asker, ülkücü bağlantıları ve işbirliği olarak aklınıza gelebilecek her şey, bu katliamda olduğu gibi sonrasındaki hukuki ve adli süreç de ibretliktir. 

Polis muhbiri uyarmıştı
Örneğin, polisin ülkücü öğrenciler içindeki bir muhbiri katliamın kokusunu almış ve İstanbul Emniyeti’ni uyarmıştı. Nitekim Emniyet arşivine “7 Mart 1978 tarih, 1.D.2.12780 koduyla” girip resmiyet kazanan bu bilgi notuna rağmen saldırıyı engellemek için herhangi bir önlem alınmamış, hatta tam tersine saldırıyı “kolaylaştırıcı önlemler” alındığı daha sonra ortaya çıkmıştı. İşin ilginci ise bu bilgi notu katliamla ilgili soruşturma ve yargılamalar sürerken hiç ortaya çıkmadı. Ancak dava ikinci kez açılınca, bilgi notunun yazılışının üzerinden 22 yıl geçince açığa çıkacaktı.
Atılan bomba bir askeri birlikten alınan bir NATO silahıydı, bombayı hazırlayan ise Mehmet Ali Çeviker adındaki bir yüzbaşı; atan, yani “tetikçi” olarak kullanılan Zülküf İsot özel olarak Kars’tan getirtilen bir ülkücüydü. Daha sonra vicdan azabına dayanamayıp itiraflarda bulunmayı düşündüğünü en yakın arkadaşı Latif Aktı’ya söylediğinde bizzat bu ülkücü tarafından öldürülecekti. Bombayı atan ve sonra ateş açanlar bir polis minibüsüyle Beyazıt’a getirilmişlerdi. Bombayı atanları takip etmeye kalkışan polisleri engelleyen polis şefi Reşat Altay’ın adı ise daha sonra çeşitli olaylarda sıkça geçecekti.
Olayla ilgili olarak davanın uzun uğraşlardan sonra adeta zorla açılması, davayı takip eden avukatların suçlu duruma düşürülüp yargılanması ve sonuçta kimsenin ceza görmemesi ve davanın zaman aşımı nedeniyle düşmesi… Hepsi, bu katliamın daha sonra da örnekleri görülen “tipik” bir vaka olduğunu ortaya koyuyor. Daha o tarihlerde veya çok gecikmeden Türkiye bu katliamla yüzleşseydi, sorumlularını açığa çıkarıp cezalandırsaydı bugünlere gelir miydik? 

MTTB ve Dev-Genç
Dönem Soğuk Savaş yıllarıydı ve Türkiye solunu bastırmak, yok etmek için her türlü yola başvurmak bir tür “resmi politika ” olarak benimsenmişti. Aradan geçen 30 küsur yılda köprülerin altından çok sular aktı ve bugün artık o dönemin, 70’li yılların üniversite öğrencileri ülkeyi yönetiyor. O yıllarda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi öğrencisi olan Abdullah Gül bugün cumhurbaşkanı, İktisadi Ticari İlimler Akademisi öğrencisi olan Tayyip Erdoğan ise başbakan… Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) saflarında siyasetle uğraşan bu öğrencilerin payına bugün iktidar düşerken, aynı dönemde, örneğin Dev-Genç’te siyasi faaliyet yürüten öğrencilerin payına nelerin düştüğünü belirtmeye gerek var mı?
İstanbul Üniversitesi’nin iktisat ve hukuk fakültesinin devrimci öğrencilerinden Hatice Özen, Baki Ediz, Abdullah Şimşek, Murat Kurt, Hamit Akıl, Ahmet Turan Ören ve Cemil Sönmez’in payına 16 Mart 1978’de ölüm düştü. Katilleri bilinmesine rağmen bulunamadı, yargılanamadı, cezalandırılamadı.
O yılların üniversite öğrencileri olan Gül ve Erdoğan’ın 16 Mart’ta hayatını kaybeden ve kendileri gibi yoksul ailelerin umudu, gözbebeği olan bu üniversiteliler için bugün ne düşündükleri bilinmez ama o gün orada olup da tesadüfen ölmeyenler, bu kurbanların arkadaşları 33 yıl öncesine dönüyorlar. Kontrgerilla, derin devlet, örtülü operasyon, darbe, Ergenekon gibi kavramları ciddiye alan, bunların gerçekten de bu toplumun hayatından çıkması için mücadele etmek isteyen herkese nereden başlamaları gerektiğini hatırlatmak için 16 Mart Çarşamba günü saat 13.00’te Beyazıt’taki tarihi binanın önünde buluşuyorlar. Önce burada arkadaşlarını anıp sonra bir forum düzenleyerek neler yapabileceklerini konuşacaklar. Örneğin, oluşturdukları www.16mart1978.org websitesinin geliştirilmesini, davanın AİHM’e götürülmesini tartışacaklar. 16 Mart’ın Türkiye için özel, sembolik bir gün, örneğin “antifaşist öğrenci” günü olmasını görüşecekler. Arkadaşlarının hayatını kaybettiği yere bir anıt dikmek için neler yapılması gerektiğini ele alacaklar. 33 yıl sonra, aynı saatte, aynı yerde…