Eşcinsellere reva görülen

Türkiye'de toplumun, bu toplumda hâkim olan yerleşik dini inanç ve ahlaki tercihlerle yoğrulmuş yurttaşın, farklı cinsel yönelimlere yaklaşımı, en iyi ihtimalle alaycılıktır
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Herhalde pek çok Batı demokrasisiyle karşılaştırıldığında Türkiye’de yurttaş olmanın biraz daha çileli olduğu kabul edilebilir. Yurttaşlık ana başlığı altında yer alan, diğer irili ufaklı konumlanmalar da bu zorluğun katmerlendiği kesitlere sahip. Örneğin erkek-kadın, yoksul-zengin, Müslüman-olmayan, Türk-Kürt gibi cinsiyetten, servetten ya da etnik ayrımlardan kaynaklanan faklılıkların sonucu ortaya çıkan zorluklar gibi. Yine herhalde kabul ederiz ki, Türkiye’de tüm bu farklılıklar içinde çoğu zaman en büyük zorluğu ve ayrımcılığı yaşayanlar, cinsel yönelimleri, bize bugüne dek din, toplumsal ve hukuksal yapılar tarafından sunulandan ayrı olanlardır. Biliriz ki Türkiye’de toplumun, bu toplumda hâkim olan yerleşik dini inanç ve ahlaki tercihlerle yoğrulmuş yurttaşın farklı cinsel yönelimlere yaklaşımı, en iyi ihtimalle alaycılıktır. Cinsel yönelimi ortalama ile uyuşmayan kişiler de diğerleri kadar yurttaştır. Anayasada anılmamayı ve medeni yasadan vs. kaynaklanan bazı (ve kuşkusuz önemli) istisnaları bir yana bırakırsak, aynı haklara sahiptir. Ancak gündelik yaşamda ve iş ilişkilerinde bu gerçeğin değeri az. Devletin ve yurttaşın, çoğu zaman yazılı/görsel basında karşılaştığı karikatürleştirilmiş eşcinsel tipi dışında, siyasal olarak o kimlikle yaşamak isteyenlere tahammülü yok. Hem siyasal hem de hukuksal düzlemde. Türkiye’nin yeni anayasası için katkıda bulunmaya çalışan sivil toplum kuruluşlarından cinsel yönelim konusunu gündeme getirenlerin, nasıl yılışık bir erkek siyasetçi gülümsemesiyle karşılaştıkları hâlâ hatırlarda. Eşcinselliği yaşamı boyunca aşağılamış insanların söz konusu tartışmalara alışması kolay değil. Üniversitede, örneğin temel hakların anlatıldığı derste dahi, cinsel yönelimlerden bahsederken sınıfın bir kısmının sırıttığına şahit olursunuz ki, ortalama öğrenci bizim siyasetçiden hallicedir. Sorunun konuşulmaya başlanması, farklı olanın da kendisininki gibi bir yönelim ve doğal olduğunu kabul etmesi, elbet zaman alacak.
Ancak yasa kurallarını yaratan ve uygulayan devletin böyle bir lüksü yok. Yurttaş ile ilişkisini yazıya döken ve ona çeşitli güvenceler sağlamakla yükümlü olan devlet, belirlediği hukuk düzeni ile bağlı. Yani yurttaşın geçtiği dalga, alaycılığı, özel sektörde işe alırken “tercih etmemesi” vs. gibi davranışlar, hiç kuşkusuz yasal sınırları aşıp suç oluşturmadığı sürece, o yurttaşın kendisini ve çevresini ilgilendirir ve yaptırımı ahlaki/toplumsaldır.

Münferit mi?
Geçen hafta Radikal’de (22 Ağustos) “Pembe teskere nasıl alınır?” başlığıyla yayınlanan haber, bir süredir konuşulan ama doğrusu tek tük olacağı tahmin edilen iç karartıcı bir uygulamanın hiç de sanıldığı kadar münferit olmadığını gösteriyor. Haber, askerlik çağı gelmiş üç eşcinsel gençle yapılmış söyleşiye dayanıyor. Eşcinsel oldukları gerekçesiyle askerlikten muaf tutulma (elverişli olmadığına dair belge alma) süreçlerini anlatmışlar. Kendilerinin diğer Türk erkeklerinden farklı olduklarını anlatmaya çalışmalarının her aşaması onur kırıcı (anal muayene, Minnesota testi, çocukluk analizleri gibi). Minnesota testi 1940’larda ABD’de akıl hastaları için icat edilen, sonrasında güvenlik görevlilerine de uygulanan ve hatta Türkiye’de (tabii güncellenmiş şekliyle) birkaç yıl önce diplomat adaylarına uygulandığı için (laiklik tartışması bağlamında) gündeme gelen, tanıdık bir test. Eşcinsel yurttaşın, yönelimini kanıtlamak için muayene sırasında fazlaca feminen ve düzeni bozacak ölçüde seks düşkünü görünme çabası, “çocukken silahla mı yoksa bebekle mi oynadın?” gibi sorulara muhatap kalması, başlı başına insanlık onuruna aykırı bir durum. Söyleşiyi gerçekleştiren gençlerin sergilemek zorunda kaldıkları bir kanıt ise insanlığa aykırı: Pasif (anal) cinsel ilişki sırasında çekilmiş fotoğraflar. Gençlerden biri, getirdiği fotoğrafın sırıtan hekim tarafından, yüzü görünmediği gerekçesiyle kabul edilmediğini ve iki gün içinde yeniden fotoğraf çektirebilmek için yaşadıklarını anlatmış. O hekim Hipokrat yemini etmiştir tabii ve tüm bunlar anayasasında eşitlikten söz eden Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşanıyor. Oysa bu ülkenin Anayasa’sının 15. maddesine göre savaş durumunda dahi kişinin yaşam hakkına, maddi ve manevi varlığının bütünlüğüne dokunulamaz. 10. maddesinde yasa önünde eşitlik ve beşinci maddesinde kişilerin ve toplumun huzur ve mutluluğunu sağlamak görevini devlete yükleyen düzenleme yer alır, hak getire. 21.6.1927 gün ve 1111 sayılı Askerlik Kanunu’nun sekizinci maddesi askerliğe elverişli olmayanların durumunun Türk Silahlı Kuvvetleri Sağlık Yeteneği Yönetmeliği’ne göre (8.10.1986- 86/11092 numaralı BK kararı) belirleneceğini hükme bağlamış. İlgili yönetmeliğin “İlk sağlık muayenesi” başlıklı kısmının ilk üç bendi, hastalıkların nasıl saptanacağını ayrıntılarıyla düzenlemiş. Muhtelif tetkikler yapılıyor ve sonunda elverişsizlik raporu düzenleniyor. Tahmin edilebileceği gibi aralarında bu rezil uygulamaya yol verecek bir tetkik yok. İşin tuhaf tarafı, elverişsizlik raporu alanların MSB tarafından gerekli görüldüğünde (41 yaşına dek) yeniden muayene edilebilecek olmaları. 17. maddede ise psikoseksüel bozukluklar var ve bu ara başlık, “ruh sağlığı ve hastalıkları” ana başlığı altında düzenlenmiş. Eşcinsel olduğunu kanıtlayanlar psikoseksüel bozukluk nedeniyle askerlikten muaf tutuluyor.
Muayene sürecindeki her adımın onur kırıcı olduğuna kuşku yok. Ancak doktorların inisiyatifine bırakıldığı anlaşılan bu aşamalar içinde, belli ki sıklıkla uygulanan fotoğrafla kanıt aşaması, ayrıca ele alınmaya muhtaç. Bırakın anayasayı, yasaları, sözleşmeleri, Hipokrat’tan utanmayı vs. Bir kez daha altını çizerek ve Genelkurmay’ın, MSB’nin, hekim birliklerinin duyabileceği şekilde yüksek sesle dillendirilmeli: Bu uygulama düpedüz insanlığa aykırı.

MURAT SEVİNÇ: A.Ü., SBF