Eski toprak, herkese karşı

Maceralarını izlemekten suçluca zevk aldığınız, tipik aksiyon kahramanınızı nasıl tanımlarsınız? Son 10-15 yılın aksiyon kahramanlarını üst üste koysanız muhtemelen şöyle bir resim çıkar ortaya: Ketum, sert, alaycı ve biraz da hayata küsmüş, iri birileri...
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Maceralarını izlemekten suçluca zevk aldığınız, tipik aksiyon kahramanınızı nasıl tanımlarsınız? Son 10-15 yılın aksiyon kahramanlarını üst üste koysanız muhtemelen şöyle bir resim çıkar ortaya: Ketum, sert, alaycı ve biraz da hayata küsmüş, iri birileri... Bu resme ilk uyan hatta onu ortaya çıkaran kahramanlardan John McClane'in dördüncü macerası Die Hard 4.0/Zor Ölüm 4.0 Perşembe'den beri sinemalarda.
İlk Die Hard/Zor Ölüm, 1988'de seyirci karşısına çıktı. Yönetmen John McTiernan, Roderick Thorp'un 1979 tarihli romanını devrin çığır açıcı aksiyonuna dönüştürdü. Thorp'un romanlarındaki Joe Leland, John McClane oldu. Bruce Willis de bu rolüyle kariyerinde büyük bir sıçrama yaptı, aksiyon yıldızı olarak yeniden doğdu. (İşin ilginci Joe Leland karakterinin 1968'de de The Detective filminde Frank Sinatra tarafından canlandırılması.)
İlk filmde John McClane'in başı karısıyla dertteydi. Kariyer yapmak için ondan ayrılan karısının peşinden Los Angeles'a gidiyor ve kendini bir terörist baskının ortasında buluyordu. Dokuz sene sonra McClane, istekli olmasa da yine maceranın göbeğine düşüyor. Başta görevi gayet zararsız gibi. Genç hacker Matt Farrell'a (Justin Long) New York'tan Washington'a kadar refakat etmekle görevli. Ama işin içinde John McClane olunca, bol bol patlama, kovalamaca ve benzeri heybetli aksiyon numaraları da beraberinde geliyor. Sanal alemde yaşanan facia, eski usül bir serüvene dönüşüyor. Filmin anahtarı da zaten burada. McClane sanal alem teröristlerinin de karşısına kol kuvvetiyle çıkan eski usül bir kahraman.
Zıt kutuplar
Zaten McClane, 1988'den beri o bölümün geçtiği devre ait endişelerden mustarip, eski tarz bir maceraperver. Değişimlere ayak uydurmakta zorlanıyor. Ama Zor Ölüm serisinin çekiciliği de burada. McClane'in etrafıyla zıtlığını, absürde varan aksiyonlara zemin yapmak, onun bakış açısını paylaşmaktansa bu karşıtlığın keyfine varmak.
Tabii seyircinin bu zıtlığın keyfine varması için, aksiyonun hakkını veren yönetmenler gerekiyor. Zor Ölüm serisi de bu yönden pek sıkıntı çekmedi. Zaten ilk filmi de, üçüncü film Die Hard with a Vengeance/Zor Ölüm 3'ü de yöneten John McTiernan, Last Action Hero/Son Kahraman'daki gibi aksiyon sinemasına yeni ve yaratıcı fikirler aşıladığı yapıtlarıyla hafızalarda. İkinci film Die Hard 2/Zor Ölüm 2'nin yönetmeni de iş şatafatlı aksiyona gelince ilk başvurulan isimlerden Renny Harlin. Zor Ölüm 4.0'ün yönetmeni Len Wiseman ise Underworld serisinin yaratıcısı. Buradan da anlaşılabileceği üzere o da şatafat sevenlerden. Zaten Zor Ölüm 4.0'te şatafatıyla dudak uçuklatıcı sahneler gani gani. Dahası bazı kareler sanki bir çizgiromandan fırlamışçasına seyirciyi çarpıyor.
McClane harici unsurlar
Hollywood'un son dönem hastalığı da diyebilirsiniz, aksiyonun gereği kabul edip ciddiye de almayabilirsiniz. Ama bir noktada tüm bu şatafatın, dönemin endişelerini tespit etme konusunda seyirciye sunduğu ipuçlarını da görmezden gelmemeli. Geçmiş onyıllardan yadigâr sert kahramanın etrafında olan bitene tepkisi, Zor Ölüm serisinin tetikleyici gücü. İlk iki filmde John McClane'in çakıştıkları arasında kariyer sahibi kadınlar, çokuluslu şirketler ve 'dış mihraklar' vardı. Yani John McClane'ce simgelenen ortalama beyaz erkek ABD'li bakış açısının tehlike sayabileceği her şey. Zaten üçüncü film de bu endişelerin en görünür olduğu sahneyi barındırır. McClane'in bu bölümdeki düşmanı psikopat bombacı, New York'un can alıcı bölgelerini bombalamakla tehdit ettiği McClane'den tuhaf taleplerde bulunur. Örneğin bir okula bomba atmaması karşılığında McClane'den üstünde "Siyahlardan nefret ediyorum" yazılı bir kartonla Harlem ortasında çırılçıplak durmasını ister. Haliyle bu sahne de beyaz adamın korkularını gayet eğlenceli bir şekilde yansıtır. Jeremy Irons tarafından canlandırılan Simon'ın, ilk filmdeki Alman teröristin kardeşi olması, John McClane'in ABD dışına bakışını da özetleyen bir ayrıntı.
Dördüncü filmde de şeytani yabancılar mevcut. John McClane'ce korunan hacker'ın peşindeki paralı askerlerden ikisi Fransız. Kötü adamın cevval sevgilisi ise milliyeti belirtilme0yen Asyalı Mai Lihn (Maggie Q). Zaten McClane defalarca ırkçı bir tonlamayla karakterin Asyalılığına vurgu yapıyor. Ama bu maceraların illa ki John McClane'in bakışını paylaşması gerekmediği, kötü adamlara mahsus karizmadan belli. Mai Lihn de filmin en ilgi çekici unsurlarından. Sevgilisi ve filmin asıl kötüsü Thomas Gabriel (Timothy Olyphant) ile beraber yapımın gösterişli karakter kotasını dolduruyorlar. Çift, bir örnek gardırobuyla John McClane'in yoğun maskülen görünümünün karşı kutbunda hayli etkileyici ve cinsiyetsiz bir manzara çiziyor. Yani film etkiyi, John McClane harici unsurlarda da arıyor. Filmin genel ihtişamının kaosa endeksli olması da bunun kanıtı. Tüm bu şatafatın ortasında John McClane'in abartılı bir üslupla aktardığı vatansever replikler de iyice cılızlaşıyor. Ortaya John McClane'de vücut bulan beyaz, ABD'li erkek endişesinin eğlenceli ve gürültülü bir dökümü çıkıyor.