F tipi bir oyun

Gelin bugün bir oyun oynayın, basit bir oyun. Sadece ama sadece birkaç saatliğine kendinizi o çok sevdiğiniz salonlarınıza, oturma odalarınıza, mutfaklarınıza kapatıp hiçbir şey yapmadan oturun. Yalnızca etrafınıza bakın.
Haber: UMUT DAĞISTAN / Arşivi

Gelin bugün bir oyun oynayın, basit bir oyun. Sadece ama sadece birkaç saatliğine kendinizi o çok sevdiğiniz salonlarınıza, oturma odalarınıza, mutfaklarınıza kapatıp hiçbir şey yapmadan oturun. Yalnızca etrafınıza bakın. Hatta birazdan kalkıp dolaşabileceğinizi ya da bir arkadaşınıza telefon edebileceğinizi bile düşünebilir, bu anlamsız eylemi yapmaktan vazgeçeceğinizi kendinize sürekli tekrarlayabilirsiniz. Bunlar tamamen serbest. Zira sonuç hiçbir koşulda değişmeyecek. Neden mi? Çünkü bir süre sonra boş duvarlardan başka hiçbir şeye dikkatinizi veremeyeceksiniz de ondan. Ne oturduğunuz rahat koltuk, ne kapalı duran televizyon, ne duvardaki saat ne de akşamları üstünde gülerek yemek yediğiniz masa varolacak artık. Sadece ama sadece duvarlar olacak. Ve o duvarlar ki her geçen saniye daha bir büyüyecek, daha bir yaklaşacak size. Vücudunuzu ter basacak, başınız dönecek, karnınızda bir sızı peydahlanacak, hemen kendinizi sokaklara atmak, başka yüzler görmek isteyeceksiniz. Hem de konuşmak için değil, sadece bakmak için. Şu dünyada tek başınıza olmadığınızı hatırlamak için.
Bilinen tüm eski yazıtlarda ve kültlerde en büyük lanet yalnızlıktır. Tanrı bu yüzden Adem'e acıdı ve ona bir eş yarattı. Tanrı bu yüzden Havva'ya acıdı ve ona ondan önce bir eş yarattı. Ve onlara iki kişi olmak bile yetmedi. Evet, iki kişi olunca cennetten kovuldular, daha da çoğalınca ilk kan düştü yeryüzüne. Kabil, kardeşinin varlığını kıskandı. Ama hiçbir koşulda ne onlar ne Tanrı pişman oldu.
Bizlerse bir gün pişman olacağız, tabii eğer bir parça vicdanımız kaldıysa. Çünkü şu günlerde bu ülke bir avuç insanın çığlığına inatla kulaklarını tıkıyor, tüm geçmişini küstahça inkar ediyor, ölen insanların ne için öldüğünü bile doğru dürüst düşünmüyor.
Varolmak için
Avukat Behiç Aşçı bir onur mücadelesi veriyor. Sadece hapiste lanetlenen (!) insanlar için değil, hatta onlardan daha fazla dışarıdakiler için veriyor mücadelesini. Tıpkı diğerleri gibi, size, bize, tüm insanlığa bir şeyleri hatırlatmak için, daha fazla yaşamak için hayatlarından vazgeçen diğer insanlar gibi. İnsanın otoriteye karşı yapabileceği en büyük, en zor, en soylu başkaldırı şeklidir ölüm orucu. "Kazan kaldıran" yeniçerilerden, annesine babasına kızdığı için sofrada yemeğini yemeyi reddeden çocuğa kadar herkes aynı şey için direnir. Bu son kertede aslında varolma mücadelesidir. Bunun şu son zamanlarda bize oldukça uzak olduğunu kabul etmek zorundayız galiba. Çünkü bu çığlığı duyan küçük bir kesim, bu insanların ne için mücadele verdiklerini anlamadığı gibi, o mücadelenin biçimini de idrak edemiyor ve bu insanların bir hiç yüzünden öldüklerini söylüyor. Bu en azından sessiz kalan ezici çoğunluk düşünüldüğünde, ne acıdır ki, hiç değilse fark ediliyorlar gibi tuhaf bir teselliye götürüyor insanı. Belki de tam da bu nedenden dolayı onların bir hiç uğruna öldüklerini söyleyen insanlar haklı olabilirler. Çünkü eyleme herkes kulağını tıkıyorsa haklı olarak eylemin yapılma anlamı sorgulanabilir. Ama işte tam da burada eylemin biçimi önem kazanıyor. Zira ölüm orucu, ne yeniçerilerin iktidarı devirme mücadelelerine ne de annesine kızdığı için onun otoritesini yıkmaya çalışan çocuğun tavrına benzer. Otoriteye başkaldırının son noktası, yemeyi toptan reddetmedir. Bu da eylemlerin en bireyselidir. Anlamı bizzat kendi içindedir.
Onları televizyonda kısa bir an ya da gazetede küçük bir haber olarak gördüğümüzde, bir an için bile ne için öldüklerini kendimize sormuyorsak eğer, bir şeyden emin olabiliriz artık. Artık içeridekiler ve dışarıdakiler diye bir ayrımdan söz edemeyiz. Çünkü dışarıdakiler yani bizler tek kişilik hücrelerimizdeyiz ve gördüklerimiz sadece bir yanılsama, hem de siyah-beyaz bir yanılsama. Onun için gelin bugün bir oyun oynayın, basit bir oyun!